İSMET ŞAHİN

7 Ocak 2012 Cumartesi

GEREKLİ SON YENİ BAŞLANGIÇLAR

AŞAĞIDAKİ YAZI DTP GENEL SERKRETERLİĞİM SIRASINDA 2007 LERDE YAZILDI.
ŞİMDİ TEKRAR YAYINLIYORUM. NEDENİ MALUM. BİR KAÇ GÜN ÖNCE TUTUKLANAN ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI. YAZI, ONUN BİZE DEMOKRASİ DERSİ VERMEYE KALKTIĞI VE BİR TARAFTANDA ÇEŞİTLİ MEKANIZMALARLA ÜLKEDE TERÖR ESTİRDİKLERİ SIRADA BU ANLAYIŞA KARŞI CEPHEDEN BİR SALDIRIDIR. ANCAK SORUN ŞU Kİ BU ADAMLARI ANLAYIŞI HALA DEVLET KONSEPTİ OLARAK DEVAM ETMEK TEDİR. SON OLAYLAR, BUNUN GÖSTERGESİDİR. ULUDERE!
ŞİMDİ DURUM ŞUDUR: DAHA ÖNCE BU TARZ SAVAŞ BİÇİMİNE KARŞI HÜKÜMET KENDİ ALTERNATİFLERİNİ ÖNE ÇIKARIYORDU EN AZINDAN ÖYLE GÖZÜKÜYORDU. ŞİMDİ HÜKÜMETİDE DIŞ POLİTİK ENTİRİKALARI AÇISINDAN TERÖRÜN VE ASİMETRİK TERÖRÜN GEREKLİLİĞİNE İNANDIRMIŞ DURUMDALAR. BAŞBAKAN VE DIŞ İŞLERİ BAKANIN HER YÜRT DIŞI GEZİSİNDE ÜLKEDE BÜYÜK TERÖR OLAYI VUKU BULMAKTADIR.
ONLARA TERÖRİZM POLİTİK GEREKSİNMELERİNİN ARACI OLARAK SUNULMAKTADIR. ANKARADA Kİ PATALAMA BUNA EN İYİ ÖRNEKTİR. BAŞBAKANIN AMERİKA GEZİSİ SIRASINDA DÜZENLENMİŞTİ.
PKK, ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN-ÇATIŞMALARIN BİR TÜREV FONKSİYONUDUR. DOLAYISIYLA DEVLETİN TERÖR KONSEPTİ YANİ TERÖRDEN BESLENME YANİ TERÖRÜ DIŞ VE İÇ POLİTİK STRATEJİSİNİN BİR YARDIMCI HATTA MERKEZİ ARACI OLMAKTAN ÇIKARILMADIĞI SÜRECE BU SORUN ÇÖZÜLMEZ. BU STRATEJİYİ SÜRDÜREN DEVLET ÇETESİ TASFİYE EDİLMEDİKÇE ANKARANIN GÖBEĞİNDE İNSANLARIIMIZIN BAŞINDA DAHA ÇOK BOMBA PATLATACAKLAR.
SAVAŞI KENDİ TOPRAKLARINDA KABUL ETMİŞ BİR SAVAŞ STRATEJİSİ SAVAŞA YENİK BAŞLAYAN UCUZ, KORKAK, KENDİ DEĞERLERİNİ HİÇE SAYAN KİŞİLİKSİZ BİR POLİTİKADIR.
ONURLU GENERALLERE VE DEVLET YÖNETİCİLERİNE SAHİP BİR ÜLKEDE DEĞİL BOMBALAR MANTAR TABANCASI BİLE PATALAMAZ!

PKK İLE SAVAŞ, TERÖRLE SAVAŞ STRATEJİSİNE YANİ UCUZ YALANINA SON VERECEKSİNİZ!


Giriş

Hiçbir savın her yönüyle bilinebilir bir mutlaklık olmadığı gibi coşkularımızı okşayan bir kavram olan gerçeğin ise, öyle, ilk andaki görünüşüyle alıp kabul edeceğimiz herhangi bir şeyden çıkarsanamayacak olduğu açıktır.

Günlük yaşamlarımızın bayağılıklarının ötesinde bir dünya düşleme ve onun gerçekleşmesi için savaşma tutkumuz tamamıyla insani özümüzü açığa çıkarma çabasıdır.

İnsani varoluş sürecimiz bize egemenler tarafından tarihte sunulmuş bütünselliklerin bize ait olmadığını gösterdi. Bütünün gerçek olmadığı gibi kendinde şeylerin önsel varsayımsal nesneler olarak, düşüncede bir kurgu, düşüncede bir bütünsellik olduğu da açıktır. Bütün ideolojilerin ve her türden felsefi anlayışın içine düştüğü metafiziksel yaklaşım bize kendi doğa, toplum ve tarih kavrayışını gerçek tarihin bütünsel bir gerçekliğini sunma yanılsamasındadır.

Ama kendinde şeylerin, kişilerin kendi öznel ve niyetlerine göre nesnelleştirilmiş varlıkların gerçekliklerine ilişkin şizofrenik bir kuşku, bizi, neyin gerçeklik neyin yanılsama olduğunu anlamamızı güçleştirmektedir.

Bizi kahreden sonuç şudur: Nasıl oluyor da bu küçük adamlar, önlerinde medya arkalarında uluslar arası sermayenin olduğu sahnede çaldıkları tamtamlar ile kendi içlerindeki geçmiş günahlarından arınmak için yaptıkları yeni cin çıkarma ayinlerinden her seferinde başarıyla çıkıyorlar.

Ne zamandı… Daha 2007 de “Kim demiş devlet birey içindir. Bireyler devlet içindir.” demiyor muydu bu küçük adam.

Günlük hayatımızın kaba işkencelerinin ve sefil ölümlerimizin Azrailleri olan bu küçük generalleri sermayenin doymak bilmez iştahı ile kutsayan cüce bir devlet bizi içinde yüzdürdüğü lağım çukurundan çekip çıkarabilir mi?

Ya da biz entelektüeller bu küçük adamlara karşı ezilenlerin iç ağlamalarının, otistik yakarışlarının yalın çığlıkları olabilir miyiz?

Ezilenleri kendi gerçeklikleriyle kurdukları yanılsamayı ve bu küçük adamları birer dev olarak algıladıkları ters yansımayı nasıl düzelteceğiz?

Sosyal mücadeleler alanının çözeceği bir sorunu, ezilenlerin sefillik için de bir birinin boğazına sarıldıkları bu koşullarda biz üstlenebilir miyiz?

Sorularımıza kaynaklık eden düşüncelerin felsefi sunumu çözümünü sadece praksiste bulabileceğimiz konuları sıkıştırıldığımız teorik alan içinden yanıt vermek zorunluluğundan ya da nerdeyse tamamıyla praksisten yoksun oluşumuzdan kaynaklanıyor.

Türkiye’nin entelektüel açıdan çorak ikliminde teorik üretkenliğimiz Fransız Devriminin coşkusunu felsefi olarak karşılayan Alman filozoflarının gösterdiği başarılarının da çok gerisindedir.

Yanıtlarının gizi praksiste çözülecek olan soruların muhatabı ezilenler toplumsal mücadelenin belirlenimleri gereği olmaları gereken yerde olmadıkları gibi bu praksisin çözüme kavuşturacağı paradigmanın analizinde dahi yoksa entellektül salt teorik kalmaktadır.

Bu bir paradokstur; çözümleri praksiste saklı soruları teoride aramak daha baştan anlamsız bir çaba gibi gözükmektedir.

AMA düşüncelerinin gücü miğferinin çapı kadar olan bir general toplumsal hayatımızın siyasal, ekonomik, tarihsel, kültürel ve hatta günlük hayatlarımız dahil hemen her alanıyla ilgili sözde akademik/bilimsel açıklama ve kendi koyduğu bu çerçeve içinde itaat ve sadakat istiyor ise siyasal olarak bildirilememiş HAD hiç olmazsa entelektüel olarak bildirilmelidir.

Sivil ve asker ilişkisi

Medyanın çığırtkanlığına bakmayın, Genelkurmay geçmişe dönük bir eleştiride bulunmuyor, geçmişi entellektül bir tarzda sahipleniyor. Medyanın bu tavrını başka bir bölümde ele alacağız. Bizi şimdi daha çok ilgilendiren Genelkurmayın tarihsel gerçeklerden ve sosyo-ekonomik süreç ve yapılardan ve bu yapıların üzerinde şekillenen siyasal gelişmelerden bağımsız, tek yanlı, metafiziksel çıkarımsamalara dayalı analizler yapmasıdır. Bu yolla Genelkurmay “Türkiye halkına” katliam, baskı, sürgün, sefillik ve açlık dışında bir şey sunmadıkları kendi “onurlu” tarihlerini entelektüel bir tarzda savunmaktadır.

Ne büyük bir iş! “Krizi çıkarın kafanızdan kriz kalmaz” diyen Tayyip’in paşaları bize “gerçek tarihi unutun bakın göreceksiniz sadece bizim anlattıklarımız kalacak geriye” demekteler. Bir toplumun tarihinin her anında dışsal, negatif bir güç olarak, toplumun içine düştüğü bütün olumsuzluklardan sorumlu olacaksın ve sonra saygısızca, çıkacaksın bu topluluğun karşısına hem kendini aklayacaksın hem de bugünde “itaat ve sadakat” isteyecek ve onlara ne istemelerini ve nasıl yaşamaları gerektiğini buyuracaksın. Sen çok yaşa büyük apolet!

Montesquieu ne kadar haklıymış: "Bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini bilmemek".

Genelkurmayın Montesquieu’den öğreneceği çok şey var. Birincisi küvetler ayrılığını tanımlarken Montesquieu, orduyu kuvvet olarak tanımlamaz. Genelkurmay ‘ordunun kuvveti’ ile Montesquieu’nün ‘kuvvet ayrılığındaki’ kuvveti terimsel benzeşme nedeniyle birbirine karıştırmışa benziyor. Bunu anlayan hiçbir general, kendisinin de onayladığını iddia ettiği bu siyasal yapıda çıkıp konuşma yapmaz, yaparsa haddini aşacağını bilir. Çünkü Montesquieu devlet yapısını yasama, yürütme ve yargı olarak ayrılmış kuvvetlerin birliği olarak öne sürüyor. Orduyu ise yürütmenin emrinde yasalar çerçevesinde hareket eden bir yapı olarak tarifliyor. Sevgili okur Montesquieu’yü anlamış bir general yasamaya, yargıya, yürütmeye daha ötesi topluma ne yapacağını söyleme küstahlığına düşe bilir mi? Bir otoriteryan anlayış kendisini entelektüel bir retorikle kamufle edebilir mi?

Genelkurmayın sivil ve asker ilişkilerinde çarpıttığı ve görmemezlikten geldiği gerçek nedir: Batı uluslaşması ve aydınlanması yüzyıllar boyunca yerde feodal beylere gökte tanrıya karşı verilmiş sosyal, siyasal ve entellektül mücadelelerin üzerinde şekillenmiştir. Bu ulusların kurduğu devletler burjuva aklın edimselliğiydi. Montesquieu bu aklın ilk temsilcilerindendir.

Burjuvazi devletini kendi çıkarlarına uygun bir işlevsellikte, kuşkusuz diğer devletlerin ve yerel toplumsal mücadelelerin bileşik basıncı altında, donattı. Bu basınç ne olursa olsun burjuvazi genel çıkarlarının askeri koruyucusu ya da komitesi olarak orduya siyasette hiç yer vermediği gibi onu siyasal gereksinmelerinin açığa çıkardığı ya da siyasal sorunların çözümünün militer zoru gerektirdiği anlarda devreye sokmuştur. Ve daima devlet yapılanmasında siyasaya tabi kılmış ve siyasal erkin belirlenimi altında tutmuştur.

Savaş zor yoluyla yürütülen siyasettir; dolayısıyla ekonomik, siyasal çıkarların artık başka türlü sürdürülemeyeceğine karar verildiğinde devreye sokulur. Bu nedenle yapısı, tarzı ve süresi tamamıyla bu çıkarların uzam ve boyutuna bağlıdır.

Bu nedenle ordu hiçbir şekilde özerk olamayacağı gibi içyapısı, büyüklüğü vs. dahi çağsal gereksinimlere uygun olarak siyasal erk tarafından belirlenir. Çünkü bir devlet için ekonomik ve siyasal çıkarlar daha baştan uluslar arası çıkarlardır ve bu çıkarların savunusunun zoru gerektirdiği anda ordunun da buna cevap verebileceği yapıda olması gerekir. Bu çıkarları belirleyecek olan siyasal erktir bir general değil. Bu nedenle ordu özerk dahi davranamaz. Nerde kaldı ki Türkiye’de tamamıyla başına buyruktur. Ülkenin sosyal yapısı ve geleceğine ilişkin fikir beyan edemeyeceği gibi kendi başına çizdiği hedeflemelerle hareket eden bir ordu ülkenin genel çıkarlardan bağımsızlaşmış bir yapı olarak artık klasik bir terör aygıtıdır. Kürt illerinde ölüm kuyularından çıkarılan onlarca ceset bunun açık örneğidir. Ve tabi ki askeri diktatörlük örnekleri de hem Türkiye hem de Dünya tarihinde sayısızdır.

Kimle savaşılacağı, nasıl savaşılacağı, savaşın amacını, hedefini ve bunun yerini, yöntemini ve tarzını siyasal erk belirler. Savaş kararını ise parlamento verir. Orduya savaşmak düşer. Ordu savaşın kazınılması için gerekli askeri eylemlerin biçimini; strateji ve taktiğini, kaç askerler savaşılacağını belirler, savaşta araç olarak (uçak, tank, top vs) ne kullanılacağına karar verir. Yine savaşın ne zaman sona ereceğini askeri hedeflerinden çok gerçekleşmiş, ulaşılmış genel çıkarlara göre siyasal erk karar verir. Bir siyasal iktidar içinse aslolan askeri zora başvurmadan yani savaşmadan kazanmaktır. Devlet yönetiminde ustalık, ülke çıkarlarının savaşılmadan kazanılmasıdır asıl maharette buradadır.

Şimdi şu açıktır ki Genel Kurmay Başkanı “asker ve sivil arasındaki yetki ve sorumlulukların nasıl paylaşılacak” diye bir soruyu soramayacağı gibi bu soruya verdiği yanıtlarda tamamen yanlıştır.

Türkiye’de sorunun kaynağı; siyasal erklerin bu yavanlığı ve ordunun "Bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini bilmemek" türünden bu patavatsızlığının kökleri neye dayanmaktadır:

Tarihsel koşullar kapitalizmin doğuşuna ve yükselen burjuvazinin feodal gericiliğe karşı verdiği mücadelelere denk düştüğü için uluslaşma her açıdan olumlu tarihsel bir momentti.

Batının aksine doğuda yıkılan imparatorlukların mirası üzerine kurulan devletler çok uluslu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Türkiye’de Cumhuriyet burjuva aklın Osmanlıya karşı verdiği mücadelelerin ürünü olan Meşrutiyet devrimlerinin yengisi üzerine değil, bu süreçte başlayan Birinci Dünya Savaşının yenilgisi altında parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden sıyrılmış asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu.

Ancak Anadolu toprakları henüz feodal ilişkileri parçalayacak gelişmişlikte bir maddi üretici güçten yoksundu. Cumhuriyetin üretim ve sosyal ilişkileri önce biçimsel olarak, başka bir anlatımla hukuksal olarak, kararname ve yasalarla oluşturulmaya çalışıldı. Ama feodal sosyal ve kültürel yapılar daha baştan buna karşı bir tepki ve direniş geliştirdi. Bu da cumhuriyet yapılarının korunması ve geliştirilmesi için genel bir siyasi baskıyı koşulladı. Cumhuriyetin sosyal ve kültürel gelişiminin üzerine yükseleceği sanayi ve ticaret aynı dönemde nerdeyse tamamıyla Rum, Ermeni ve Yahudi uluslarından sermayedarlarının elindeydi. Tek bir ulus üzerinden, Türkler, Cumhuriyeti geliştirmek isteyen asker-sivil bürokrasi bu sermaye gruplarını tedricen yok etti. Bu Cumhuriyetin ekonomik gelişme sürecini yavaşlattığı gibi esas olarak onun Jöntürklerinde içinden çıktığı burjuva kültürel yapıyı tahrip etti.

Bu tarihsel-toplumsal koşullar daha baştan Cumhuriyetin bürokratik-totaliter bir yapıda gelişmesine yol açtı. Ve süreç Cumhuriyetin asli koruyucusu ve kollayıcısı olarak orduyu, burjuva sivil toplumun gelişmemiş olduğu koşullarda, diğer toplumsal yapılar ve siyasa üzerinde egemen bir konuma yükseltti.

Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki yapısal sorunlarının yukarda özetlediğimiz nesnel, tarihsel-toplumsal doğası anlaşıla bilir niteliktedir. Anlaşılmaz ve itiraz konusu olan Cumhuriyetin kurucularının gölgelerine saklanmış bu küçük adamların sivil toplumun inanılmaz bir boyutta geliştiği çağımız Türkiyesinde, kendi bürokratik çıkarları uğruna, bunu sürdürme inadıdır.

Ordunun siyasi yaşamdaki bu pozisyonu son derece önemli üç şeye yol açmıştır:

Birincisi daha baştan ekonomik ve sosyal köklerinden yoksun bir yeni insan yaratma ve kendi ideallerine göre şekillendirme çabasıdır. Batı tarzı yaşam alışkanlıkları yukardan dikte edilmeye çalışılmıştır. Gerçek kültürel içerikten yoksun kof bir biçimsellik bütün hayat tarzımıza egemen kılınmıştır. Bu sivil toplumun, kapitalist üretimin gelişimine paralel olarak kendi ayakları üzerinde serpilmesini engellemiştir. Dahası sosyo-ekonomik gelişmelere koşut ve batının kültürel mirasından beslendiği oranda gelişen alternatif kültürel ve siyasal yapılar anında büyük bir tahammülsüzlükle yok edilmiştir. Ordu toplumun yönetsel iplerini her an elinden kaçıracakmış korkusu ve refleksiyle davranmıştır. Siyasal ve kültürel gelişmeleri sürekli kendi denetiminde kalmasını sağlamak için her yere kendi sentetik aydınlarını yerleştirerek toplumun kültürel ve entelektüel derinliğini miğferin çapı ile sınırlandırmıştır. Bu gün ülkemizdeki kültürel, sanatsal, edebi ve entelektüel güdüklük tamamen bunun ürünüdür. Verili kültürel düzey ise bütün bu baskılara rağmen ve ona karşı yaratılmıştır.

İkincisi ise Cumhuriyet’in üzerinde yükseleceği maddi üretici güçlerden yoksun olarak, çatıdan başlanarak kurulmuş olması daha baştan feodal yapıların itirazı ile karşılaştı. Yerel feodal yapılar sosyal, kültürel ve fırsat buldukça siyasal muhalefeti yükseltti. Çok partili siyasal yaşama geçildiğinde yeni siyasal parti doğrudan bu güçler üzerinde yükseldi. Bu durum siyasal hayatımızın tamamen yanlış bir eksende gelişmesine yol açtı. Bu eksen kayması, siyasal hayatımızın bu paradigması hala sürmekte ve sorunlarımızın baş mimarıdır. Devletin kurucu partisi olarak CHP asker-sivil bürokrasinin çıkarlarını temsil ettiği halde geçmiş değerlerin bir savunucusu olarak ortaya çıkan yeni parti karşısında ilerici-solcu bir görüntü kazandı. Oysa yeni parti ya da partiler gelişmekte olan burjuva çıkarların ve özgürlüklerinin savunucusu olarak ortaya çıksalardı, CHP, daha baştan devletçi, bürokratik, totaliter ve dolayısıyla gerici bir yapıda gözükecekti ya da bu yapısı gizlenemeyecekti.

Burada göstermeye çalıştığım CHP’nin nasıl göründüğünün ve algılandığının ötesinde gerçek karakterinin devletçi, totaliter ve gerici olduğu ancak feodal güçlerin muhalefetinin bunu gizlediğidir. Bu muhalefet karşısında ordunun cumhuriyeti savunma yüklemi onunda tüm tarihsel, toplumsal rolü gereği sahip olduğu gericiliğine rağmen ilerici bir misyona sahipmiş yanılsamasını yarattı. Orduyu gerçekleştirecekleri devrimin ittifakı olarak gören Türk sol çevrelerinin yanılsaması toplumsal-tarihsel gelişmelerin bu nesnel doğasını yanlış anlamalarından kaynaklanmaktadır.

Hala toplumumuzda ana kamplaşmaları belirleyen bu paradigma henüz parçalanmış değil. “Ne şeriat ne darbe”, “ne takke ne postal” diyen demokratik sol muhalefetin gücü henüz bu paradigmayı aşmaktan çok uzaktır. Verili siyasal aktörlerle -sol yapılar dahil- bu paradigmanın olumlu bir çözümü yoktur. Verili siyasal yapı ve aktörler bu paradigmayı yeniden ve yeniden üretmektedir. 22 Temmuz genel seçimleri bu açıdan son derece öğreticidir. AKP’nin güçlenmesinden rahatsızlık beyan eden Genelkurmaydır ama o AKP’nin güçlenmesinin asıl sorumlusu da Genelkurmayın ta kendisidir. Ne ironi değil mi! Küresel sermayenin çıkarlarını sürdüren AKP’nin yükselmesi Genelkurmayla bir danışıklı dövüş mü yoksa askerlerin darbe tehdidi mi onu size bırakıyorum. Genelkurmay ve CHP, AKP’nin ekonomik programına hiç itiraz etmediklerine ve bizzat Genelkurmay 12 Eylül darbesiyle bu ekonomik programın silah zoruyla başlatıcısı olduğuna göre bu sorunun yanıtı zor olmasa gerek. Ülkemizin içine saplandığı bütün bu pisliğin, sorun yumağının sorumlusu bu yapılardır. Ve bu yapılarında birbirini ürettikleri son derece açıktır. Takke ve miğfer, cami ve kışla arasında hiçbir sorunumuzun çözümü yoktur.

Tek çözüm bütün bu yapıları aşmış durumda olan gelişmiş düzeyi ile sivil toplum içinden onun taleplerini yükseltecek yeni toplumcu sol bir siyasal anlayış hem bu paradigmanın hem de onu koruyan ve yeniden üreten siyasal yapıları aşacak tek alternatif olarak gözükmektedir.

Ordunun siyasal yapı üzerindeki bu otoritesinin üçüncü daha önemli sonucu emperyalist ülkelerin ülkemiz üzerindeki hegemonya olanaklarını çeşitlendirmesidir. Ordunun salt devlet ve siyasal alana müdahale ettiğini söylemek meseleyi basite almaktır. Ordu gerçekte yukarda da değinildiği gibi tüm toplumsal hayatımıza nüfuz etmektedir. Bu durum emperyalist ülkeleri ekonomik, sosyal ve siyasal yapımızı kendi çıkarlarına uygun bir tarzda manipüle etmek için orduyu kullanmalarına yol açmıştır. Daha baştan orduyu kendi denetimlerine almak için her türlü yola başvurmuşlardır. Ve bunda da tamamıyla başarılı olmuşlardır. Bağımsız, anti-emperyalist, direnişin son kalesi Türk ordusu gibi söylemler yine ordunun sol içerisindeki ajanları ve propagandistlerince yayılan ve egemen kılınmaya çalışılan aptalca bir mittir.

Ordunun Türk siyasal yaşamı üzerindeki etkisini sürdürme çabası, onun, küresel sermayenin çıkarlarının sürdürülmesi açısından hala işlevsel olmasındandır. Çeşitli uluslararası güçler ordunun bu konumundan son derece memnundur. Genelkurmay Başkanının ifade ettiği Türk ordusunun ‘onurlu’ tarihindeki bütün darbeler, Türk halkına karşı, uluslararası sermaye güçlerinin çıkarlarını gerçekleştirmek için yapılmıştır. Halen içinde yaşadığımız ekonomik, sosyal ve siyasal hayatımızı koşullayan 12 Eylül darbesi küresel, emperyal güçlerin çıkarlarını gerçekleştirmenin en açık diktatörlüğüydü. Onların çıkarlarının askeri zor yoluyla Türk toplumuna kabul ettirilmesiydi.

İçinden geçtiğimiz uluslararası konjonktür ve PKK ile savaş ordunun siyasal yaşamımızdaki yerini korumasının gerekçelerini sağlamaktadır. Ergenekon operasyonları da göstermiştir ki ordu kendisinin siyasal yapıdaki egemenliğinin gerekçelerini sağlamak için kışkırtıcı, gizli askeri komplolar hazırlamakta ve hayata sokmaktadır. Peki ama bunu kim için yapmaktadır?

Nerden bakarsak bakalım şu açıktır ki ordunun toplum ve siyaset üzerindeki egemenliği Türk halkının geleceğini tehdit etmektedir. Ordunun bu pozisyonu Türk halkı için uluslar arası güçlere karşı bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Ülkemizin bağımsız ekonomik gelişimini diğer pek çok şeyin yanında uluslararası güçler ve onun temsilcisi IMF’nin istemediği açıktır. Türk halkının değil, ‘Onurlu’ ordu IMF’nin isteklerinin gerçekleştirilmesinin askeri bekçiliğini yapmaktadır. Tüm bunlara karşılıkta uluslararası güçlerden devlet ve siyaset üzerinde “özerlik”(!) istemektedir.

Tarihimizin bütün acı deneyimleri şunu göstermiştir; orduyu siyasal yaşamın tamamıyla dışına iterek, sivil toplum tarafından belirlenmiş asli görevleri dışında hayatımızın bütün alanlarından çıkarmalıyız. Genelkurmayın bütün cafcaflı sözlerinin kalabalığı içinde bizim gözlerimizden saklamaya çalıştığı bir başka gerçek ise bu ordunun kendi aslı görevlerinin -sınır bekçiliğinden, askeri tehditleri bertaraf etmeye ve savaşmaya kadar- hiçbirinde başarılı olmadığıdır. Dahası hemen her sene başımızda patlayan bombalardan da -İstanbul Güngören, Diyarbakır, Anakara Ulus ve daha nicesi- anladığımız gibi ordu toplumsal yaşantımızın provokativ aktörü olarak gerçek hayatlarımızı tehdit etmektedir. Kendi halkının çıkarlarını kollayan bir genelkurmayın olduğu topraklarda değil bombalar bir mantar tabancası bile patlamaz. Genelkurmay halkımızın can güvenliğinden birinci dereceden sorumludur. Hiçbir entelektüel gevezelikle Genelkurmay, Türk halkının çıkarlarına karşı, ona rağmen, ona yabancı, ona dışsal, onun üzerinde otoriter, yabancıların çıkarları adına onun canını yakan ve onun içinde bulunduğu sefaletten sorumlu bir güç olduğu gerçeğini saklayamaz. Bu palavrayı artık kimse yemez.


15 Haziran 2011 Çarşamba

Թուրքիայում հայազգի գործիչը պատրաստվում է կուսակցություն ստեղծել. հարցազրույց

Թուրքիայում հայազգի գործիչը պատրաստվում է կուսակցություն ստեղծել

Թուրքիայում հայազգի գործիչը պատրաստվում է կուսակցություն ստեղծել. հարցազրույց
Ապրիլ 29, 2011 | 00:04
Թուրքիայում հունիսի 12-ին տեղի ունենալիք խորհրդարանական ընտրություններում, ինչպես արդեն հայտել է NEWS.am-ը, հայազգի ոչ մի թեկնածու չի մասնակցելու: Թեեւ նախապես թուրքական տարբեր ուղղվածության մի քանի կուսակցություններ հայտարարել էին, որ իրենց նախընտրական ցուցակներում կներառեն նաեւ հայազգի  թեկնածուների եւ կամ կաջակցեն նրանց թեկնածությանը, սակայն վերջին պահին, կարծես մեկ կենտրոնի թելադրանքով, որոշումը փոխեց:
Քրդական «Խաղաղություն եւ ժողովրդավարություն» (BDP) կուսակցությունը եւս մեծամասնական ընտրակարգով առաջադրել էր հայազգի թեկնածուի`կուսակցության անդամ հայազգի քաղաքագետ-գրող, Արդվինում ծնված Իսմեթ Շահինին (Ստամբուլի 2-րդ ընտրատարածք):
42-ամյա Շահինը, ինչպես ինքն ասաց, քաղաքականությամբ է զբաղվում շատ վաղ տարիքից, եւ իր հոդվածներում հիմնականում անդրադարձել է քրդական խնդիրներին: 90-ական թվականներին, երբ լուսաբանելիս է եղել քրդական խնդիրները, նրան մի քանի անգամ տուգանել են: Վերջին տարիներին Շահինը հանդես է գալիս ղարաբաղյան հարցի վերաբերյալ հրապարակումներով: Նախորդ տարի գիրք է հրատարակել` «Հակակապիտալիստական մանիֆեստ» անվամբ, այժմ էլ զբաղվում է Համշենի պատմությամբ, նաեւ համշենի բարբառի լեզվական առանձնահատկություններն է ուսումնասիրում: Ներկայումս աշխատում է մի գրքի վրա, որտեղ խոսվում է համաշխարհային տնտեսական ճգնաժամի առաջացրած աշխարհաքաղաքական հավասարակշռության փոփոխության մասին: Գրքում խոսվում է այն մասին, որ առաջիկա 10 տարում ամերիկյան հեգեմոնիային փոխարինելու է չինականը:
Թե ինչո՞ւ հայազգի գործչի առաջադրումը կասեցվեց` NEWS.am-ը փորձեց պարզել հենց Շահինից, ով այս օրերին Հայաստանում է:
Որեւէ պատճառաբանություն, թե ինչու կասեցվեց իմ թեկնածության առաջադրումը, այդպես էլ չներկայացվեց իմ կուսակցության ղեկավարության կողմից: Բայց ես ենթադրում եմ, թե որն է այդ որոշման պատճառը. կարծում եմ, խուսափելով առաջադրել հայազգի թեկնածուների, քրդական կուսակցությունը փորձում է զերծ մնալ թուրքական խորհրդարանում խնդիրներ ունենալուց եւ իր պատգամավորների ուժերը կենտրոնացնել բացառապես քրդական խնդիրները վեր հանելու ուղղությամբ: Հայազգի թեկնածուներ չառաջադրելով, «Խաղաղություն եւ ժողովրդավարությունը» գուցե հույս ունի, որ դրա դիմաց թուրքական իշխանությունները կլուծեն քրդական խնդիրը:
Ինչպե՞ս արձագանքեցիք Ձեզ` թեկնածու չառաջադրելու որոշմանը:
Շատ պարզ. հրաժարական տվեցի`դուրս եկա կուսակցությունից:
Հայտնի է, որ Դուք ձեր նախաձեռնությամբ փորձեցիք առաջադրվել նաեւ Ձեր ծննդավայրում`Համշենում, սակայն ինչ-որ բան էլի խանգարեց:
Այո, նախընտրական գրավ պիտի մուծեի, սակայն անհրաժեշտ գումար չհավաքվեց: Նախընտրական գրավի չափը կազմում է մոտ 6 հազար դոլար: Չկարողացանք անհրաժեշտ գումարը հավաքել, քանի որ առաջադրման ժամկետի ավարտից մեկ օր առաջ սկսեցինք դրամահավաքը: Հավաքվեց ընդամենը 3 հազար դոլարի կարգի գումար ու փաստորեն, գումարի պատճառով դուրս մնացի ընտրապայքարից: 
Իսկ ի՞նչ կասեք մյուս հայազգի թեկնածուներին եւս ընտրություններում չառաջադրելու մասին:
Իմ եւ մյուս հայազգի թեկնածուների առաջադրումները տարբերվում են նրանով, որ մյուսների անունները, որպես պոտենցիալ թեկնածուներ, ընդամենը շրջանառվում էին: Իսկ ինձ պաշտոնապես առաջադրել էին որպես թեկնածու:
Ձեր հետագա անելիքների մասին ի՞նչ կասեք: Շարունակելու եք այսուհետ ե՞ւս քաղաքական գործունեություն ծավալել: 
Ես հասկացա, (BDP)-ն, որին անդամակցում էի, չի ուզում դառնալ համայն Թուրքիայի խնդիրներով զբաղվող կուսակցություն` իր ներուժը կենտրոնացնելով քրդական գործոնի վրա: Ուստի, մենք որոշել ենք ստեղծել նոր կուսակցություն, որը կընդունի սոցիալիստական գաղափարախոսության կողմնակից բոլոր մարդկանց` անկախ նրանց էթնիկ ծագումից, եւ կսպասարկի մեր հայացքներն ընդունող, Թուրքիայում ապրող բոլոր ազգերի ներկայացուցիչների խնդիրները եւ կպաշտպանի Թուրքիայում ապրող բոլոր հալածյալների իրավունքները:
Իսկ դուք  մտավախություն չունե՞ք, որ թուրքական իշխանությունները չեն գրանցի Ձեր կուսակցությունը կամ կխոչընդոտեն Ձեր գործունեությանը:
Ոչ, մտավախություն չունեմ: Բոլորն էլ իրենց քաղաքական հայացքներին համարժեք` օրենքների շրջանակներում կարող են կուսակցություն ստեղծել: Բնական է, որ քաղաքական կուսակցությունների առաջ իշխանությունները պարբերաբար խոչընդոտներ են ստեղծում: Ընդդիմությունն էլ հենց նրա համար է, որ իր դեմ արգելքներ հարուցվեն:
Կուզեի անդրադառնայիք նաեւ հայ-թուրքական գործընթացին: Ըստ Ձեզ`այն ներկայումս ի՞նչ փուլում է, գործընթաց, որպես այդպիսին կա՞, թե՞ այն մեռած է:
Գործընթացն, անխոս, սառած վիճակում է, չկա, որպես այդպիսին: Պատճառն թուրք ազգայնականներն են, որոնք արգելակում են հայ-թուրքական հարաբերությունների կարգավորումը: Նրանք ազդում են թուրքական իշխանությունների վրա եւ պնդում, որ առանց ԼՂ հարցի կարգավորման հայ-թուրքական հարաբերությունների բարելավումը դժվար խնդիր է: Եթե թուրքական խորհրդարանում հայազգի պատգամավորներ լինեին, նրանք ամեն ինչ կանեին, որպեսզի հայ-թուրքական գործընթացը չպայմանավորվեր ԼՂ խնդրով: Կարծում եմ` նաեւ այդ է պատճառը, որ խոչընդոտեցին մեր մուտքը խորհրդարան: 
Ձեր խոսքից տպավորություն է ստեղծվում, որ հայ-թուրքական հարաբերություններին խոչընդոտում է ոչ այնքան Ցեղասպանության հարցը, որքան ԼՂ խնդիրը:
Այսպես պատասխանեմ. ԼՂ խնդիրն ավելի առաջնային է: Եթե ԼՂ խնդիրը լուծվի, թուրք ազգայնականները, որոնք դրա հիման վրա են կառուցում իրենց քաղաքականությունը, կզրկվեն քաղաքականություն իրականացնելու իրենց «հողից»: Հարկ է նկատել, որ թուրքական իշխանությունները նույնպես ազգայնական են: Թուրքիայի կառավարությունը որեւէ շահ չունի  Հայաստանից, իսկ Ադրբեջանից`ունի: Նրանց համար կապ չունի, թե այդտեղ թուրքե՞ր են ապրում, թե՞ այլազգիներ: Կարեւրն այն է, որ այդ երկրից նավթ ու գազ է հոսում:

Զրուցեց` Հեղինե Մանուկյանը

İsmet Şahin: Ermeni topluluğu asimilasyonun kıskacında yok olmakla karşı karşıya

Mayıs 26, 2011 10:30

Önümüzdeki 12 Haziran 2011 tarihinde düzenlenecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) seçimlerinde Türkiye’deki siyasi partilerin listelerinde Ermeni asıllı Türk vatandaşları da temsil edilecekti. Ancak seçim aday listerlerinde öyle de hiç bir Ermeni alınmadı.

Asıllı Ermeni İsmet Şahin de Seçimlerde BDP’nin İstanbul ikinci bölgesinden bağımsız milletvekili adayı olacaktı.
Şahin Hopa ilçesinde doğdu. Hemşinli bir ailenin çocuğudur. Bu topraklarda yaşayan halkların ana dili Lazca ve Hemşincedir. İnsanlar Türkçeyi ilkokulda öğrenirdi. Hopa Hemşinlileri bu nedenle çok iyi Hemşince konuşurlar.
İsmet Şahin Ankarada genç yaşta politikaya atıldı. Türkiyeli sosyalist bir aydın olarak emekçilerin ve ezilen halkların çıkarları için çalışıyor. Bu mücadele için dergiler ve gazeteler çıkardı (Leseli Genç, Yeni Aşama, İşçi Dünyası, Yeni Öncü, İşçiler ve Politika, Sosyalist İşçi, Sokak, Kominist İşçi).
“1996 yılında Praksis yayinevini kurdum ve Praksis dergisini yayınladım. Hala yayıncılık ve dergi çalışmalarını yürütüyorum. 2003 yılında Emperyalizm adında bir derleme kitap yayınladım. 2010 yılında Anti Kapitalist Manifesto adında kendi kitabımı yayınladım. 1996 yılında DTP (Demokratik Toplum Partisi) yönetici olarak görev aldım. 1996 yılında DTP (Demokratik Toplum Partisi) yönetici olarak görev aldım” –sitemize verdiği demeçte İsmet Şahin anlatıyor.
Şahine yönetilen sorular ve verilen cevaplar aşağıdaki gibidir:
Ermenihaber.am: Sizce, niye Ermeni adayları seçim listelerine alınmadı?
İsmet Şahin: Bunun nedeni bugüne kadar ben bilmiyorum. Bence BDP partisi, Kürt bir parti olarak Türk parlamentosunda sadece Kürlerin sorunlarını yükseltmek ve mecliste problemler yaşamamak için Ermeni adaylarını seçim listesinden çıkardı.
Ermenihaber.am: Türkiyede, Ermenistan ile ilişkilerinin normalleşmesine yönelik kamu talebi var mı?
İsmet Şahin: Ne yazık ki Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için geniş bir kamu-halk talebi olduğunu söyliyemeyiz. Türkiyedeki şöven-ırkçı dalga Ermenistan’a karşı bir ilgisizliği ortaya çıkarıyor.
Ama diğer yandan geniş bir sol entelektüel kesimde ve Ardahan, Kars, Iğdır, Erzurum ve Artvin gibi illerde halkın gümrük kapısının açılarak ilişkilerin normelleşmesini istediklerini görmek bizi umutlandırmaktadır. Bu bölge halkı ticari hayatın canlanması için derhal gümrük kapısının açılmasını istemektedir. Bu halk talebi hükümeti bu konuda adım atmaya zorlamaktadır. Hükümetin, Ermenistana karşı olumlu adımlar atması için daha geniş bir halk baskısına ihtiyacımız var.
Ermenihaber.am: Sizce Zürih protokolleri TBMMde ne zaman onaylanır?
İsmet Şahin: Zürih protokolü “İkili ilişkilerini iki ülkenin ortak çıkarları temelinde, siyasi, ekonomik, enerji, ulaştırma, bilimsel, teknik, kültürel ve diğer alanlarda geliştirmeye ve ilerletmeyi” amçlıyor.
Bu çerçevede alt komisyonlar oluşturmuş ve iki ay içerisinde de ortak sınırın, gümrük kapılarının açılmasını öngürmüştü. Bu protokol iki halk içinde sonderece önemli yeni bir tarihi başlangıçtır.
Ancak protokol Azerbaycan’nın ve yerli gerici güçlerin baskısı sonucu parlamentoda onaylanmadı.
Gerici güçer Karabağ sorunu çözülmeden protolün onaylanmasını istemiyor. Ne yazıkki hükümette de genel görüş bu yönde.
Önemli olan şu Karabağ sorunu başka bir şey, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi başka birşeydir. Bu konu birbiri ile karıştırılmamalı ve ayrı ele alınmalıdır.
Ermenihaber.am: Çağdaş Türkiyenin en büyük sorunu hangisidir?
İsmet Şahin: Kuşkusuz çağdaş Türkiyenin sayısız sorunu var. Bunlar arasında enerji, eğitim, sağlık, çarpık kentleşme, işsizlik, ekonomide dışa bağımlılık en önemli başlıklar olarak sayılabilir.
Yukarda saydığım sorunların çözümünüde engelleyen esas sorun tamamiyle yönetsel bir sorundur. Hükümetin devleti ve toplumumuzu yönetme anlayışı ülkemizin en büyük sorunudur. Hükümet, milliyetçi-muhafazakar ve İslamcı değerler ile aşırılaştırılmış sermaye çıkarlarına uygun olarak ülkemizi yönetmektedir. Bu da ülkemizde bir çok sorunu açığa çıkarmaktadır.
Birincisi hükümet diğer ulusal azınlıklara ve kültürel topluluklara ırkçı, dışlayıcı ve asimile edici yaklaşmaktadır. Buda ülkemizde özellikle kürt halkının demokratik ulusal tepksini oluşturmakta ve bütün halklarımız arasında gelecek kaygısı yaratmaktadır. Hükümet diğer halklara ya Türk olmayı yada yok olmayı dayatmaktadır. Bu ırkçı yaklaşım çağdaş Türkiyenin en büyü sorunlarında ilkidir.
İkincisi hükümet Müslüman olmayan halklara Alevilere, Hırıstiyan topluluklara, ateistlere ve ülkemizin diğer modern-laik kesimlerine karşı zorla islamı değerleri dayatmaktadır. Bu ülkemizin son 20 yılına damgasını vuran en büyük sorunlardan biridir. Çağdaş Türkiye’ye yakışmayan ve derhal çözmemiz gereken bir sorundur.
Üçüncüsü hükümet, ekonomi uygulamalarında sadece sermayeyi yani kapitalistleri düşünmektedir. İşçiler sonderece kötü koşullarda çalışmakta ve ağır bir sömürü altındadır. Çağdaş Türkiye işçilerin haklarını güvence altına almak ve işçilerin ekonomik ve sosyal koşullarını düzeltmek zorundadır.
Çağdaş Türkiyenin en büyük sorunu doğamızı sermayenin talanına açan, çocuk ve kadınlarımızı istismar eden, Türk olmayan halklara karşı imhacı yakalaşan ve işçileri ağır bir sömürüye tabi tutan hükümettir. Bu sorundan derhal kurtulmak çağdaş Türkiyenin en büyük hedefidir.
Bildiğiniz gibi Türkiye’de çok yüksek bir Ermeni düşmanlığı vardır. Ne yazıkki Ermeniler Türkiyede askere gittikleri halde devlet memuru olamamakta. Ermeni topluluğu asimilasyonun kıskacında yok olmakla karşı karşıya. Ermencenin Batı lehçesi yok olmak üzere. Ermeni topluluğunun Türkiyede diğer uluslarla eşit bir şekilde özgürce yaşamasının koşullarını sağlamak için mücadele edilmeli.

Hürriyet Daily News; VERCİHAN ZİFLİOĞLU'nun İsmet Şahin ile Yaptığı Röportajın Tam Türkçe Metni

VERCİHAN ZİFLİOĞLU'nun İsmet Şahin ile Yaptığı Röportajın Tam Türkçe Metni

1)      2009 yılındaki Belediye seçimlerinden bu yana belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermeni toplumunda siyasi anlamda ciddi bir hareketlenme var çok sayıda aday görüyoruz bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Bunun nedenini kısaca tarihsel ve bir çok siyasal sürecin kesişmesi olarak açıklayabiliriz. Tarihsel olarak çağımız küreselleşme çağı. Başkaları gibi ben bu sürece olumsuz değil olumlu bir anlam yüklüyorum. Küreselleşme uzamsal ve zamansal, coğrafi ve sosyal olarak fiziki sınırlara hapsolmuş lokal insanı küresel insan haline getirdi. Ulaştırma ve iletişim araçlarının gelişimi şehirlerin delhizlerinde kaybolmuş ya da dünyanın bir çok yerine dağılmış izole hayat yaşayan insanların iletişimini ve sosyal ilişkilerini geliştirdi. Birbirlerini tanımalarını sağladı. Sosyal ve kültürel olarak ve giderek siyasal talepler açısından dünya insanlarını ilk kez reel anlamda ortaklaştırdı. Kuşkusuz bu tamamlanmış bir olgu değil devam eden ve karşısında bir çok engel barındıran bir süreç.
Küresel yapıdaki bu gelişme bütün dünyada olduğu gibi Türkiye gibi ülkelerin hem devletlerinin hem de insanlarının siyasal kültürünü şekillendirmeye başladı. Bunu siyaseten hükümetlerin reform yapma zorunluluğunda görebiliriz. Bu tarihsel gelişme hükümetlerin karşısına demokratik dömüşüm ve demokratik anayasa talebi olarak çıktı. Artık bundan sonra hiçbir hükümet ne dünyada ne de Türkiye de bu talepleri karşılamadan iktidarda kalamaz.
Bu global demokratik iklim tarihsel açıdan tüm ezilen halkların kendilerini ifade edebileceği kanallar açtı. Diğer kültürel topluluklar gibi Ermeniler de bundan yararlanmaktadır.
Kürt özgürlük mücadelesi kuşkusuz bu süreci siyasal açıdan destekledi. Onların demokratik-kültürel mücadele hattı ve kendilerinide kapsayacak bir anayasa talebi diğer toplulukları da uyandırdı ve politik psikolojik açıdan üzerlerindeki korkuyu atmalarına yardımcı oldu. Ama esas olarak Ermeniler açısından tirajik olan ve onları topluluk olarak siyasete çeken eşik Hrant Dink'in katledilmesidir. Bu katliam Ermeniler için basit bir siyasi cinayet değildi, olamazdı. Hrant'ın katliamı Ermeni toplumunda belki artık giderek sönen geçmiş trajedilerini yeniden bilinçlerine çıkardı. Bu onlar için devam eden bir soykırımdı. Dahası sadece yitip giden kültürlerine ve kaybolan dillerine değil fiziki varlıklarına karşı da küstahça bir saldırı idi. Bu cinayette ölen Hrant değildi, kültürleri ve dilleri ile bir bütün olarak Ermeni toplumsal varlığı idi. Ölmenin ötesi olmadığı için varlıklarını korumanın bir aracı olarak siyasete daha fazla ilgi göstermektedirler. Sosyal ve demokratik siyasal ortamda buna uygun bir zemin artık sunmaktadır. 


2)      Genel seçimlerde milletvekili olabilmek için Ermeni toplumundan çok sayıda aday vardı. Ancak sizin de dahil olduğunuz sekiz adaydan hiçbiri aday gösterilmelerine karşın seçilmedi? Siz hangi partiden aday gösterilmiştiniz ve neden seçilemediğinizi düşünüyorsunuz?

Ben BDP yedek PM üyesi olarak İstanbul ikinci bölgeden adaylık için başvurdum. Demokratik Toplum Hareketi sürecinde bu siyasi çevreye Türkiyelileşme çabalarına katkıda bulunmamız için davet edilen Türkiye aydınlarındanım. DTP'de genel sekreterlik ve kapandıktan sonrada BDP'de PM üyeliği yaptım. 2007 genel seçimlerinde de Balikesirden Milletvekili adayı idim. Bu seçim dönemi yaklaştığında İstanbul ikinci bölgeden aday olduğumu açıkladım ve adaylık için Barış ve Demokrasi Partisi'ne başvurdum.
Sosyalist olmam ve bu güne kadar istikrarlı bir tarzda Kürt ve diğer ezilen halkların ve emekçilerin haklarını savunuyor olmam adaylık kriterleri açısından belirleyici. Partiye, seçim gündeme geldiğinde çeşitli çevreler Süryani ve Ermeni adaylar gösterme önerisinde bulundu. Parti dişardan bir kişiyi göstermek yerine partiye emeği olan birisi olarak ve aynı zamanda Hemşinli olmam dolayısıyla beni desteklediğini duyurdu. Adaylığımdaki Hemşinlilik vurgusu bunun üzerine sonradan öne çıkmıştır. Basın ne bilimsel çalışmalarımı ne kitabımı ne de çocuk yaşımdan beri sürdürdüğüm mücadele geleneğimi değil daha cazip bir konu olduğu için sadece Hemşinliliğimi öne çıkardı.
İyikide çıkarmış çünkü içinde yer aldığım partinin (BDP) kamuoyunda kullandığı Türkiyelilik dili ile gerçekliğinin uyuşmadığını bu sayede öğrenmiş oldum.
Ben birçok çatışma-gerilim alanlarının olmasına rağmen Ermeni sorununda Kürtler ile Türklerin tarihsel bloğunun sürdüğünü düşünüyorum. Bu blok Ermeni katliami üzerine kurulmuştur. BDP israrla devletten kabul görmek için Kürtler ile Türklerin tarih boyu ortak olduğu, ortak düşmanlara karşı ortak savaşlar verdiklerini ve Cumhuriyeti birlikte kurdukları tezini işlemektedir. Bu demokratik olma savındaki bir parti için vahim bir söylemdir. Aşiret geleneğinden ilkel milliyetçi bir Kürt partisi olsalardı. Bu söylem anlaşılabilirdi. Çünkü Kürt ağalarının ve Osmanlı devletinin ortak işidir Ermeni ve diğer hiristiyan halkların katliamı ve göçertilmeleri. BDP'nin bu söylemi bu geleneği sahiplendiği anlamına gelir. Aslında bu durum BDP'nin bugün içine girdiği sınıf ittifaklarına da denk düşmektedir. Günümüzde Kürt hareketi ekonomik, ticari, siyasal olarak Ağa-aşiret geleneği ile iç içe geçmektedir. BDP hizla yozlaşmaktadır. Ne ironidir ki aşiret yapıları ile savaşarak ortaya çıkan bir siyasi gelenek hızla kendi zıttına dönmektedir. Bu biçimiyle BDP ne Kürt özgürleşmesine ne de Türkiye demokrasisine katkıda buluna bilir. Bizim için Kürt özgürlük mücadelesinin değeri ne yerellerde nede devlet içindeki gerici güçlerle kurduğu-kurma eğilimde olduğu ilişkilerde değil Türkiye emek güçleriyle kurduğu ilişkilerde saklıdır. BDP kendini kabul ettirme çabası içinde Devletin gerici tezleri ile bir ittifak içine girmemelidir. Demokratik bir Kürt hareketinin Devlet ile ne tarihte ne de bugün bir ortaklığı olabilir-olmamalıdır. Eğer olursa ki eğilim budur hareketin kendi karşıtına döndüğü anlamına gelir. Aday olarak gösterilmememin altında yatan gerçek BDP'nin devletin resmi tezlerini incitmeme çabası yatmaktadır.
İkincisi BDP, AKP'ye karşı siyasi kampayalarını AKP'lileşerek sürdürmektedir. Dolaylı olarak AKP-devlet çizgisine katkıda bulunmaktadır. Mücadele içinde gelişmiş demokratik Kürt toplumuma AKP'nin imamlarına karşıyız retöriği altında gerici eylemler yaptırmakta, namaz kıldırmaktadır. Ulusal-demokratik mücadele içinde dini gündeminden çıkarmış Kürt toplumuna sol söylem kamuflajıyla yeniden din pazarlamaktadır. Bu seçimler için geliştirilmiş tamamiyle pragmatist bir tutumdur. Oysa PKK mücadelesini laik-demokratik bir örgüt olarak dini istismar etmeden geliştirmişti. Çoğu zamanda şeriatçı yapılarla çatışmıştı. Bu politika BDP'nin yukarda belirttiğimiz yerel gerici aşiret yapılarıyla kurduğu ittifakın bir ünüdür. Şimdi çok açık ki aday gösterilmedim çünkü BDP, Hemşinli bir adayın sürdürdükleri bu politikalarına zarar vereceğini düşündü. Benim dışımda da bir başka Ermeni aday göstermediler çünkü Hiristiyanlıkla özdeşleşmiş Ermenileri temsil eden biri yerine islamcıları temsil eden adaylara listelerinde yer verdiler. BDP, ezilen halklar ile ittifak yapmak yerine kendi gericileri ile ittifak yapmayı tercih etmiştir. Kürt olsun bizden olsun tutumu BDP listelerinde belirleyici olmuştur. Bu BDP’nin Türkiyelileşme retöriğininde sonudur.

A)    Sizce AK Parti ve CHP’den aday olan Ermeniler neden seçilmedi neler söylemek istersiniz?

AKP'de CHP'de son derece milliyetçi partilerdir. Devletin geleneğini gerici yönleriyle temsil etme iddasındalar. Her ikiside hem islamcı hem de milliyetçi bir programa sahip. Onlardan böyle bir şey beklemek naiflik olurdu. Ancak ne yazık ki bu naifliği taşıyanlarımız var. Karşılıklı çatışmalarında Ermeniliği özellikle AKP küfür olarak kullanıyor. Cemil Çiçek Kürt mücadelesini aşağılamak için bunların çoğu Ermeni demiştir.
Bir başka konu evet bu partiler sonuçta burjuva partileridir ve Ermeni aday gösterebilirlerdi gerici söylemlerini korumalarına rağmen. Çünkü günümüzde Ermeniler diğer halklar gibi Türk siyasal, sosyal yapısında etkisiz elemandırlar. Bu partilerin demokrasi oyununda piyon olmamak gerekiyor. Bu partilerin Ermeni aday göstermelerinden daha önemli olan şey, Ermeni halkına yapılan katliam dolayısıyla tarihsel sorumluluklarnı kabul etmeleridir. Bu Türkiye demokrasisi açısından daha önemlidir.


3)      Ermeni adayların milletvekilliği için yarışı şimdilik askıya alınsa da Süryani ve Musevi toplumları iki adayla milletvekilliği için yarışacak? Sizce neden Ermeni toplumundan bir tek aday bile bu yarışa dahil olamadı? Sizce partiler tereddüt mü etti, yoksa Türkiye henüz TBMM’ye bir Ermeni milletvekili görmeye hazır değil mi?

TBMM'de bir Ermeni milletvekili sadece bir vekil olmaz. Her seferinde Türkiye'ye tarihini hatırlatır. Tarihi ile yüzleşmek zorunda birakır. Kendisi bunu dillendirmesede ordaki varlığı bunu kendiliğinden gündeme taşır. Türkiye henüz kendi tarihiyle yüzleşme cesaretine sahip değil. İşin gerçeği bu partilerle de bu olmaz. BDP dahil partilerin tamamı mevcüt siyasal paradigmayı yeniden üretiyor. Bu siyasal paradigmayı kaldıracak yeni siyasal partiler gerekiyor. Burjuva, sol yada sağ diye ayırmıyorum. Mevcut siyasal yapılar ile ülkemizin biriktirdiği hiçbir sorun çözülemez. Bu partiler bu sorunları kullanarak varlıklarını sürdüyor. Oysa, aslında bir Ermeni milletvekili en azından Türkiyenin, Ermeni sorunuyla yüzleşerek bu sorunu aşmasının yollarını açabilirdi. Partilerin gerici, pragmatist yapıları bu şansı yitirmemize yolaçtı.

A)    Türkiye’nin içerisinde bulunduğu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?


Türkiye siyasal yapısı kuruluşundaki siyasal paradigmayı sürdürüyor. Batının aksine doğuda yıkılan imparatorlukların mirası üzerine kurulan devletler çok uluslu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Türkiye’de Cumhuriyet burjuva aklın Osmanlıya karşı verdiği mücadelelerin ürünü olan Meşrutiyet devrimlerinin yengisi üzerine değil, bu süreçte başlayan Birinci Dünya Savaşının yenilgisi altında parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden sıyrılmış asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu.

Ancak Anadolu toprakları henüz feodal ilişkileri parçalayacak gelişmişlikte bir maddi üretici güçten yoksundu. Cumhuriyetin üretim ve sosyal ilişkileri önce biçimsel olarak, başka bir anlatımla hukuksal olarak, kararname ve yasalarla oluşturulmaya çalışıldı. Ama feodal sosyal ve kültürel yapılar daha baştan buna karşı bir tepki ve direniş geliştirdi. Bu da cumhuriyet yapılarının korunması ve geliştirilmesi için genel bir siyasi baskıyı koşulladı. Cumhuriyetin sosyal ve kültürel gelişiminin üzerine yükseleceği sanayi ve ticaret aynı dönemde nerdeyse tamamıyla Rum, Ermeni ve Yahudi uluslarından sermayedarlarının elindeydi. Tek bir ulus üzerinden, Türkler, Cumhuriyeti geliştirmek isteyen asker-sivil bürokrasi bu sermaye gruplarını tedricen yok etti. Bu Cumhuriyetin ekonomik gelişme sürecini yavaşlattığı gibi esas olarak onun içinden çıktığı burjuva kültürel yapıyı tahrip etti.
Daha sonra kurulan tüm siyasi partiler cumhuriyetin kuruluş sürecindeki bu patolojik yapı üzerinde yükseldi. Bu yapının korunması kendi varlıklarının korunması anlamına geldiği için partiler bu paradigmayı sürekli yeniden ürettiler. Partilerin zora girdiği koşullarda da bunu darbelerle sürdürdüler.
Bu yapı bati ittifaki içerisinde kapitalist birikime ve azınlıkların dinsel ve ulusal olarak asimilasyonuna dayanmaktadir. Yani islami bir Türkçülük ve ağırlaştırılmış emek sömürüsü sürdürülmektedir. Günümüz sorunlarının temel çatışma alanları bu paradıgmanın sürdürülme israrından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ben rahatlıkla şunu söyleyebilirim; Türkiyede bir tek sorunumuz vardır, o da DEVLETTİR.

Günümüzü belirleyen yapılar 1980’lerinde şekillenmiştir. 1980’lerin sonuna kadar nüfusun çoğunluğu köylüydü ve yine çalışan nüfusun büyük çoğunluğu tarım iş kollarında çalışmaktaydı. 1990’ların ortalarına doğru kent nüfusu köy nüfusunu aşmıştır. Artık günümüzde kır nüfusu yüzde kırklara gerilemiş kent nüfusu ise yüzde altmışların üzerine çıkmıştır.

Bu değişim öncelikle toplumsal ve kültürel yapıyı tamamen etkilemiştir. Şehir hayatının içindeki bireyleri kendine çeken, kendiliğindenliği ve bundan dolayı bir kolaylığı vardır. Günlük yaşam içinde birey eğer yeterli donanıma sahip değilse kendini kolayca günlük hayatın bayağılıklarına teslim eder. Bireylerin insanlaşma çabası ve düşüncesi bir bilinç, irade ve bunlardan beslenen sürekli bir çabayı gerektirir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden metropollere akın eden insanları ne iş sahaları karşıladı ne de beslene bilecekleri bir kültürel yapı. İşte bu nedenle AKP hükümetinin daha sonra üzerinde yükseleceği siyasal konjonktür Türkiye kapitalizminin gelişme eğilimlerine doğrudan bağlıdır. Sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların olumsuz doğası onun üzerinde yükselen siyasal yapıları ele vermektedir. Şehirlerdeki sanayileşme/istihdam oranı göç eden nüfusun daima altında kalmıştır. Kaldı ki hiç göç olmasaydı bile özelleştirmeler ve otomasyon dolayısıyla varolan nüfusun istihdam olanakları da daralacaktı. Bu durum göç eden insanların şehre sosyal ve kültürel entegrasyonlarını engelleyerek modern toplumsal ve siyasal hareketlerin gelişmesini engelledi. 12 Eylül yenilgisi ile kaybolan varoşlarda ki sol geleneklerin yerini İslamcı-muhafazakar değerleri taşıyan siyasi anlayışlar, tarikatlar ve partiler aldı. Kaybolan sendikal ve toplumsal dayanışmanın yerini tarikat dayanışması aldı.

Neo-liberal ekonomi-politikaları uygulayan hükümetler bir taraftan ekonomik sömürü oranlarını artırırken diğer taraftan emekçilerin bu sömürü koşullarına karşı koyma araçlarını –sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma gibi yöntemlerle- ellerinden aldılar. Şehrin dehlizlerinde yalnız kalmış bireyi sadece ekonomik açıdan değil aynı zamanda ruhsal olarak da sefalete sürüklediler. Bir de içinde bulundukları bu sefalet koşullarına başkaldırmalarını engellemenin ruhsal garantisi olarak bu dünyada değil ama öte dünyada cennet vadeden İslami değerleri örgütlediler. Bir tarafta burjuva liberalizmi öte tarafta feodal-İslamcı kültürel değerler, bir tarafta aşırı ekonomik sömürü diğer tarafta bu sömürü koşullarına başkaldırmayı mutlak olarak engelleyecek olan ‘Allah’a çök şükür’cü bir anlayış: RP- AKP.

Tüm bunlarla birlikte neo-liberal ekonomi-politiğin geliştirdiği süreci belirleyen daha önemli olgularda vardır. Her ne kadar klasik üçüncü dünya sol teorilerde emperyalizme bağımlı ekonomilerin gelişmediği iddia edilse de bu doğru değildir. Türkiye ekonomisi sadece 2001 ile 2011 arası hemen her yıl ortalama yüzde altı büyümüştür. Bu büyümenin dışsal ve yerel dinamiklerinin olumsuz karakteri açık olsa da büyümenin kendisi toplumsal yapıda muazzam değişikliklere yol açmıştır. Liberal programlar öneren hükümetlere karşı mücadeleyi sadece emekçilerin işsizlik dolayısıyla işçilerin birbirleriyle rekabet etmesi, onların örgütlenmelerinin önünde engel olan siyasal ve sendikal yasalar ya da onları örgütleyecek güçlü partilerin olmaması değildir. Kapitalist gelişmenin gündelik gelişme hızı şehirlerin nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan ‘taşralı’ topluluğun sistemden beklentilerinin daima önünde ilerlemektedir. Ve onların gündelik yaşam ve beklentileri liberal partilerin ve özellikle şimdi İslami bir sosa batırılmış olan liberal partinin (AKP) yaratmış olduğu beklentilere uyuşmaktadır. Göç ve toplumsal değişim o kadar kısa zamanda ve öyle bir yoğunlukta yaşandı ki sistemin sundukları bu toplulukların beklentilerinin daima önünde oldu.

Uygulanan neo-liberal ekonomik-politikanın nesnel koşulları, nüfusun tamamını kucaklayan, tüm toplumsal çıkarların temsiline imkan veren bir siyasal rejime artık izin vermemektedir. Nitekim kapitalizmi restore etmek üzere yaşama geçirilen yeni liberal proje, geniş toplum kesimlerini, hem ekonomiden hem de siyasetten dışlamaktadır. Böyle bir dışlama, ancak bu kesimlerin sürekli baskı altında tutulmasıyla kalıcı olabilir. Nitekim diğer hükümetler gibi AKP de toplumun disorganizasyonunu ve depolitizasyonunu gerçekleştiren sosyal ve siyasal politikalara başvurmaktadır. Bu bağlamda toplumun atomizasyonunu (örgütsüzleştirilmesi) ve mikro güç ilişkilerini veri alan yeni liberal politikalar uygulamaktadır. Toplum üzerinde kurulmaya çalışılan bu hegemonik güç ilişkileri, tek başına güce değil, ayrıca gücü mistifike eden belli dinsel değerlere ve sembollere de dayanmaktadır. AKP toplum üzerinde kurduğu bu sosyal ve kültürel hegemonya ve kontrol mekanizmaları üzerinden siyasal hegemonyasını geliştirmektedir.

AKP geniş yığınları, ya işsizlik tehdidi ile terbiye etmekte ya da doğrudan zor yoluyla baskı altında tutmaya çalışmaktadır. AKP’nin istediği toplum, her koşulda ve her durumda ister gökten tanrı eli ile ister yerden para ile terbiye edilmiş itaatkar, düşkün, sefil ve işbirlikçi bir toplumdur.

Küresel Kapitalizm koşulları AKP’nin bu güç ilişkilerini belirlemesine önemli katkılar sağlamaktadır. Çünkü çalışan sınıflar, sermayenin küresel ideolojik ve kültürel değerleriyle daha kolay manipüle edilebilmektedir. Siyasal ve ideolojik-kültürel süreçler de, AKP aracılığıyla sermayenin küresel çıkarlarıyla bütünleşmektedir.
Sol tüm dünyada olduğu gibi Türkiyede de kapitalizmin küresel gelişmesi karşısında gerici bir tutum aldığı için neo-liberal politikalara alternatif üretememiştir. Hala 68’lerin nostaljisi ile yaşamakta ve o dönemin sloganlarını kullanmaktadır.
Aynı dönemde CHP, global sosyo-ekonomik değişime ulusalcı bir tepki göstermiş sosyal duyarlılığı olan tabanınıda tamamıyle milliyetçileştirmiştir. Bu sürece Kürtlerle yapılan savaşın eklenmesiyle solcusundan sağcısına aşırılaşmış bir milliyetçilik hastalığı gelişmiştir. Dolayısıyla verili paradigmadan beslenen siyasi partiler ile ülkemiz birikmiş hiçbir sorununu aşamaz.



b) Meclise bir Ermeni milletvekilinin girmesi sizce neyi değiştirebilirdi? Bu noktada Ermeni adaylar adına bir özeleştiri de yapmak ister misiniz?

Gerçekçi olmak gerekir tek başına bir Ermeni milletvekili partilerin sahte demokrasi oyununda bir figüran olabilirdi. Tek başına bir etkisi olmazdı. Ama işin vahim yanı tüm bunlara rağmen partiler Ermeni bir aday göstermeye cesaret edememiştir. Çünkü partiler Ermeni bir adayın çağrıştırcağı tarihsel sorunlarla yüzleşmek istememektedirler. Çünkü partilerin tamamı tarihsel sorunlarda sorunu yaratan Osmanlının bakış açısını hala taşımaktadırlar. Aynı sorunlar bugün yaşansa aynı tutumu yine alırdık demektedirler. Son onyıllarda Kürt halkına karşı girişilen katliam ve göçertmeler düşünülürse bu ırkçı söylemin bir pratik karşılığı vardır. Önemli olan bir bütün olarak toplumun bu sorunların artık tartışılmadığı-aşıldığı bir olgunluğa erişmesidir. İşte o gün etnik kökeninin hiçbir önem taşımadığı bir Ermeni Dışilişkiler Bakanı, bir Rum Tarım Bakanı ve Süryani Kültür Bakanımız olabilir.

Türkiye henüz kendi tarihi ile yüzleşme olgunluğuna siyaseten ulaşmamıştır. Ben milletvekilliğine sosyalist İsmet Şahin olarak aday oldum. Hemşinli İsmet Şahin olarak değil. Artvinli olduğum için basından da çoğu arkadaş beni Gürcü sanıyordu. Çünkü Hemşinliliğim sonradan baskın niteliğim haline gelmiştir-getirilmiştir. Etnik ya da ulusal nitelikli hertür politikayı gericilik olarak görüyorum. İnsanlar etnik köklerine göre değil toplumsal sorunlara getirdikleri alternatif siyasal çözümleri üzerinden ayrışmalı ve politika yapmalıdır. Türkiyenin biriktirmiş olduğu bütün sorunlarına alternatif ekonomik, sosyal ve siyasal çözümlere sahibim. Bunların gündeme getirilmesini ve tartışılmasını isterim. Ben kendi adıma bir özeleştiri vermem gerekirse bu, BDP’ye olan aşırı, naif güvenim olabilir. Ama BDP’de kendi adına bir tarihsel firsatı kaçırmıştır.


4)      Hemşinli bir Ermenisiniz, kimliğinizin ayrımına nasıl vardınız? Neler hissettiniz? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Istanbul Ermeni toplumuna ve Ermenistan’a bakışınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Bu soruyu sormanız çok iyi oldu çünkü bazı konulara hem bilimsel hemde gerçekçi yanıtlar vermek gerekir.
Birincisi bireysel açıdan ben emeğin evrensel değerlerini ve genel çıkalarını temsil eden sosyalist bir aydınım. Dolayısıyla Hemşinli olmak ya da sizin tabirinizle Hemşinlilik kimliği taşımak bende özel bir ruh hali ya da duygu durumu yaratmadı, yaratmaz. İkincisi Hemşinliler kendilerini Hemşinli olarak bilir. Bu bizim sonradan keşfettiğimiz, bize dışsal bir şey değil. Ya da bilişsel-ruhsal bir uyanıştan sonra kendi farkımıza varmamızda değildir. O nedenle şimdi çokça gözükmeye başlayan Ermeniliğimi keşfettim türü söylemlerin bir sahtelik içerdiğini düşünüyorum. En azından samimi bulmuyorum.
 Diğer taraftan topluluk olarak Hemşinliler, Hemşinlidir. Kendilerini Ermeni olarak tanımlamazlar. Onlara siz Türk müsünüz diye sorarsanız; Hayır! Biz Hemşinliyiz diye yanıtlarlar sizi. Soruyu siz Ermeni misiniz diye sorarsanız; yine size hayır! Biz Hemşinliyiz diye yanıtlayacaklardır. Bu Hemşin toplumunun gerçekliğidir.
Bu neyi göstermektedir. Antik Ermeni topluluklarının ana kolundan Hemşinliler yaklaşık iki bin yıl önce, Anadolu’ya Arap yayılmasına denk gelen tarihlerde kopmuştur. Yine yaklaşık bin üç yüz yıldır Karadenizdedirler. Bu süreçte Hemşinliler kendilerine özgü bir kültürü geliştirmiştir. Flemenklerin German kavimlerinden kopuşu daha yakın tarihlere denk düşer. Lazların Gürcülerden kopuşu da yine çok eski tarihlerdedir. Şimdi bilimsel açıdan Lazlar ne kadar Gürcü, Flemenkler ne kadar Alman, Zazalar ne kadar İranlı ise Hemşinlilerde o kadar Ermenidir.
Sosyal psikolojik yapıları açısından da Hemşinliler kendilerini Ermeniler ile bir yakınlık içinde görmezler. Aynı bölgede yaşayan Lazların kendilerini Gürcü saymamaları gibi. Artık Hemşinliler de Lazlar da her biri kendi bölgelerinde evrimleşmiş, Anadolu’da Türkler ve Çerkezler gibi egemen birer halk olarak yaşayan kültürel topluluklardır.         

Bir entelektüel olarak Hemşinlilerin Ermeniler ile tarihsel, dilsel bağlarını bilmem ne beni nede Hemşin topluluğunu Ermeni yapar. Tersini söylemek ne bilimsel ne de sosyal ve psikolojik gerçeklikle uyuşmaz. Ahlaksal açıdan da doğru bulmuyorum. O nedenle yeni keşfettiğimiz bir şey yok: Biz Hemşinliydik ve halen Hemşinliyiz.
İstanbul Ermenileri son derece sıkıntılı süreçlerden geçtiler ve halen çok ciddi sorunlar ile boğuşmaktadırlar. Ezilen her halk gibi onlara da son derece sempati ile bakıyorum. Çünkü hem dilleri hem kendileri bizim gibi asimilasyonun pençesinde kıvranıyor.
Ermenistan ise son derece karmaşık sorunlarla boğuşuyor. Hayestan halkının yoksulluğu ve Hayestan’ın boşalıyor olması son derece ürkütücü. Yirmi yıl önce dört milyonun biraz üzerinde nüfusu vardı bu gün sadece üç milyona biraz yakın nüfusu var. Sürekli bir savaş korkusu kapıda bekliyor ve uluslar arası alanda izole edilmektedir. Ermenistan’ın ekonomik ve sosyal olarak gelişmesi bizim samimi beklentimizdir. Erivan’a sık gidip gelen biri olarak Hayestan Ermenilerinin benim için yeri kuşkusuz çok farklı.


5)      Siyasi bir parti kurmayı hedeflediğinizi söylediniz? Nasıl bir parti kurmayı planlıyorsunuz? Bu bir tepkisel duruş diyebilir miyiz?

Evet yeni bir siyasi parti kuracağız. Bu bir tepkiden kaynaklanmıyor. Yıllardır BDP’yi Türkiyelileştirerek özgürlükçü, demokratik bir parti ihtiyacını karşılamaya çalıştık. Bu başarısızlığa uğradı. Hem devlet hem de Kürt siyasi aktörleri BDP’nin Türkiyelileşmesini istemiyor.
Her şeyden önce bu parti geleneksel sol-sağ anlayışların tamamıyla dışında olacak. Bu ayrımı son derece yapay ve mevcut paradigmayı üretici nitelikte görüyorum. Türkiye’nin birikmiş sorunlarını ‘kentli-global’ bir vizyon içinde çözecek bir siyasi partiye ihtiyacı var. Küresel gelişmelerin sağladığı tüm nesnel olanaklardan beslenen, bilimsel-teknolojik gelişmeleri mevcut sorunların çözümü için kullanan. Bu çerçevede ekonomik gelişmenin doğayı, çocuk emeğini ve kadınları istismar etmeyen bir yapıda örgütlendiği, emeğin üretken yapısının, sosyal ve psikolojik açıdan her yönlü desteklendiği ve geliştirildiği bir siyasi parti olacak. Toplumun tüm yapısal sorunlarını çözmeye aday bir parti düşünüyorum.

6)      Parti kurmanızın önünde yasal engeller var mı, varsa nasıl aşmayı planlıyorsunuz?

Parti kurmamızın önünde hiçbir engel yok. Daha öncede bir çok siyasi yapının kuruluş sürecinde bulundum.

a)      Partinin adı ve çizgisi ne olacak, ne zaman kurulacak ve neler hedefliyorsunuz? Türkiye’de bir ilki de gerçekleştirmiş olacaksınız bu anlamda neler söylemek istersiniz?

Türkiye’nin mevcut sol hastalıklarını aşması anlamında evet bu bir ilk olacak. Partinin adı bileşenlerince belirlenecek. Tabi ki benim kafamda da birkaç isim var.
Partinin çizgisi tamamıyla ‘kentli’ olacak. Tüm ezilenlerin genel çıkarlarını koruyan, toplumsal sorunlara küresel çözümler üreten ve bu yolla ülkemizde yeni uygarlığın filizlerin yeşerten bir siyasal çizgiye sahip olacak.
Entelektüel ve bilimsel her türlü birikime sahibiz. Seçimlere paralel bir süreçte kuruluş işlemlerini de hızlandıracağız.



***** Kısa bir biyografinizi yollayabilir misiniz*

İSMET ŞAHİN yayıncı-yazar-politikacı 1969 Artvin-Hopa doğumlu. 1975'te ailesi ile Ankara'ya taşınır. İlkokula, Ankara, Aydınlıkevler İlköğretim okulunda başlar. Orta ve liseyi aynı semte, Mehmet Akif ve Aydınlıkevler Lisesinde bitirir. 1988'de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümüne girer. Politik çalışmaları onu, İstanbul'a sürükleyince okulunu yarım bırakır. İstanbul Ünv. Kütüphanecilik bölümüne girer ama aynı gerekçeler ile onu da yarım bırakmak zorunda kalır. Politik-örgütlü yaşamına 1984 yılında, Ankara'da 'Kurtuluşçu' (KSD) olarak başlar. 12 Eylül sonrası Devlis örgütlenmesini üstlenir. 1987'de Devlis'in yayın organı olarak Liseli Genç dergisini çıkarır. Aynı zamanda Yeni Aşama, Yeni Öncü dergileri ve İşçi Dünyası gazetesinin örgütlenmesinde görev alır. 1991'e kadar ayni siyasi yapının çeşitli kademelerinde görevler üstlenir. 1990 yılında Komünist İşçi adlı örgütü kurmak ve yönetmekten gözaltına alınır. Delil yetersizliğinden tutuksuz yargılanır ve beraat eder. 1992'lerde yayın hayatına başlayan Sosyalist İşçi ve daha sonra İşçiler ve Politika dergileri yazı kurulu üyeliği yapar. 1996'da yasal parti çalışmalarının teorik yayını olarak Praksis dergisini çıkarır. Ve Praksis yayın evini kurar. 1996 sonlarında yayın hayatına başlayan Sokak gazetesi yayın yönetmenliğini üstlenir. 2001'de Komünist İşçi gazetesini yayınlar. Aynı dönemde Emperyalizm adında bir derleme ve Marksizm Neden Teröre Karşıdır adında çevirisini yaptığı bir broşür yayınlar. 2006 yılında, Praksis çevresi olarak politik-teorik çalışmalarını sürdürürlerken, Demokratik Toplum Partisinin, (DTP) Türkiyelileşme çabalarına katkıda bulunması için kedisine yapılan daveti kabul eder. DTP yönetiminde yer alır. 2007 genel seçimlerinde, solun ortak adayı olarak Balıkesir'de Bin Umut Bağımsız Milletvekili adayı olur. 2009 yılında DTP'nın kapatılması sonrası, kurulan Barış ve Demokrasi Partisine katılır.
Ocak 2010 yılında Anti Kapitalist Manifesto adlı kendi kitabını yayınlar. Dünya Ekonomisi ve Etnisite, Ulus ve Dil adında iki kitap üzerinde çalışıyorum. Yeni partinin kuruluşu için çalışmalar yürütüyorum.