İSMET ŞAHİN: FELSEFENİN GİZİ

8 Şubat 2011 Salı

FELSEFENİN GİZİ

Felsefe adı verilen o bilimlere kabul ettikleri başlangıç noktası nede­niyle görgül bilimler diyoruz. Genelde amaçladıkları ve ortaya çı­kardıkları özsel sonuçlar ise yasalar ve genel önermelerdir, bir kavram­dır; bulunan şeylere ilişkin, düşüncelerden başka bir şey değildir. Böyle­ce Newton fiziğine doğa felsefesi adı verilirken, öte yandan Hugo Grodius ulusların karşılıklı tarihsel eylemlerini bir araya toplayarak sıradan bir uslamlamanın yardımıyla bir genel ilkeler bütünü bir kuram oluştu­ruyordu ki buna Devletlerarası Tüze Felsefesi adı veriliyordu. Felsefe adı İngiltere'de henüz genel olarak bu belirlenimi taşımakta ve Newton en büyük filozof ününü sürdürmektedir. Ama ad araç yapımcılarının ide çi­zelgelerine dek indirilmekte ve özel bir manyetik ya da elektrikli araç­lar başlığı altına düşmeyen basınçölçer gibi aygıtlara, Felsefi araçlar den­mektedir. Hiç kuşkusuz bir tahta, demir vb. bileşimine değil ama yalnız­ca düşünceye felsefenin aracı denilmeliydi. Böylece özellikle yakın za­manların bilimi olan ve Almanya'da ussal devlet ekonomisi ya da kuram­sal devlet ekonomisi denilen politik ekonomide felsefe adını almaktadır." (Mantık Bilimi 7.paragraf)

Açıktır ki, Hegel gelişme sürecinde olan görgül bilimlerin felsefe olarak adlandırılmasına karşı çıkmaktadır. Kendi hukuk incelemelerine ayırdı­ğı kitabına Tüze Felsefesinin Prensipleri dese de. Hegel' in bu yakınma­sının çağının tinsel yaşamının değişen atmosferinde kaynağını bulan nesnel bir temeli vardır. Bilimlerin felsefeden, doğa üzerine spekülatif düşünceden kopması ya da kurtulması, kendi konusu ve yönetimi ile ayaklan üzerine basması çağın olgusuydu.

XVII. yüzyıldan itibaren, önce fizik olmak üzere kimyadan sosyolojiye ve psikolojiye ve günümüzde sanat bilimi ya da güzellik bilimi de denen estetiğe kadar bütün bilimler felsefeden kopmuştur.

Felsefeden kopmanın ötesinde bilim günümüzde temel bilim alanlarını da parçalamış, uzmanlaşmış alt bilim dalları oluşturmuştur.

Hegel'in yakınmasına yol açan, görgül bilimlerin felsefe olarak adlandırıl­ması henüz bilimlerin nesnelerini açıklama yeterliliklerini kazanmamış olması ve yetersiz kaldıkları her düzeyde felsefeye ya da kurguya hatta bazen düpedüz tanrıya başvurmalarının ürünüdür.

Newton, dünyanın bu en büyük fizikçisi evrensel çekim yasasını, "elma­yı çeker Yer neden Ayı ve gezegenleri de çekmesin ve onları tutmasın" diye sorarak başlar, evrenin derinliklerine doğru bilimsel araştırmaları­nı. Ama açıklamada yetersiz kaldığında: "Bu güneş, gezegenler ve kuy­ruklu yıldızların uyumlu dizgesinin her şeye gücü yeten ve her şeyi bi­len üstün bir varlığın buyruğundan doğması gerekir. Tanrı her zaman ve her uzayda hazır ve nazırdır. Böyle olmakla da zaman ve uzayı mey­dana getirmiştir" demektedir. Bundan hareketle saltık uzay ve saltık za­man kavramını üretmiştir.

Böylelikle en büyük fizikçinin nasıl aynı zamanda en büyük filozof olarak ta ün sürdürdüğü anlaşılmaktadır.

Din, felsefe ve bilim insanların doğası ve kendilerini anlamak ve açıkla­mak için başvurdukları düşüncenin, gerçek insan düşüncesinin gelişim momentlerinden başka bir şey değildir.

Felsefe ilk filozoflardan günümüz filozoflarına kadar doğayı ve insanı çö­zümlemenin, anlaşılır kılmanın çabası içerisinde olmuştur. Ancak bi­limlerin felsefeden bağımsız olarak kendi ayaklar üzerinde yükselmesi olgusu iki farklı olgunun peşi sıra gelişmesine yol açmıştır.

Bu sürecin, gelişen olguların birinin diğerine neden sonuç ilişkisinden çok karşılıklı etkileşimleri sonucu, ilk dürtülerini çağın maddi verilerin­den aldığını düşünüyorum.

Birincisi, doğayı insan doğası da dahil olmak üzere tüm evreni, oluşu ve zamanı bilimlerin ele alıp işlemesi ve açıklaması ya da daha doğrusu doğanın daha yukarıdaki geniş anlamıyla insanın tarihsel gelişiminin kendisine sunduğu, teknik ve düşünsel güç aracılığıyla ele alınması, iş­lenmesi ve açıklanması felsefenin kendine açıklamakla yükümlü kıldığı konularını bilim, felsefenin elinden almıştır. Felsefe nesnesiz daha doğ­rusu konusuz kalmıştır. Bilim, felsefeyi kendine özgü inceleme alanın­dan yoksun bırakmıştır.

Aslında bu yazdıklarımızı gerçekliğe daha uygun olması açısından şöyle değiştirmeliyiz. Çünkü günümüzde felsefe adına hareket edenler var ve bunlar dünyayı, felsefenin ne olduğunu anlamadan, halen, felsefi olarak anlamaya çalışmaktadırlar.

Gerçekte, dünyayı açıklama çabasını onun salt spekülatif kurgusuna da­yandıran felsefi bilginin yerini, bilimlerin bilimsel bilgisinin kesinliğinin almasıdır. Bu daha sonraları, çeşitli felsefecilerde, felsefede de bilimle­rin sunduğu kesinlikte bilgi arayışı gibi boş bir çabaya yöneltmiştir. Ör­neğin Hussrel.

İkincisi felsefenin, varlığın kökenine ilişkin araştırmalardan epistemolojik olana ve burada da düşünme yöntemi ve asıl olarak da mantık üze­rine araştırmalara kaydığıdır. Buradan hareketle de mutlak kesinliklere ulaşma çabası içinde birçok felsefe araştırmacısı (Russel) mantığı mate­matiksel bir yapıya kavuşturmaya çalışacaklardır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki bilimlerin felsefeden araştırma alanlarını tek tek 'çalması' ve onu nesnesiz bırakması ile felsefenin yönteme yönel­mesi aslında aynı sürecin ilk farklı görünümüdür. Bu süreç Descartes ve Bocan tarafından başlatılmış Hegel ve Marx'ta sonlanmıştır. Bu süreç bilimlerin gelişiminin en üst seviyesinde diyalektik maddeciliğin doğ­masıyla sonuçlanmıştır.

Tutkuyla evrenin derinliklerinde sır tutmuş gizillikleri açığa çıkarma ça­basında olan o eski filozofların düşünce ürünleri olan felsefe günü­müzde ne durumdadır?

Çağımızda felsefi yazın, felsefe ve felsefe tarihi üzerine eski felsefi me­tinler ve yazarların karşılaştırmalı analizlerini yapan bir yapıya sahiptir.

Kendilerini filozof metinlerini de felsefi yapıt sananlar ise, o eski bilindik akımların ve yazarların düşüncelerinin bir bu yanını bir o yanını, üstelik bayağı bir ukalalık ile sanki daha önce hiç düşünülmemiş, hiç el değ­memiş, kendilerine özgü yepyeni şeylermiş gibi ikide bir temcit pilavı gibi önümüze çıkarmaktan öteye gidememektedirler.

Bunların özgünlüğü düşünce ürünlerinde değil artık çoğu çocuksu ge­len geçmiş felsefi metinleri bir türlü aşamamalarıdır. Bundan dolayıdır ki düşüncelerinin zayıf muhtevasını biçimin gösterişli sunumuyla ka­patmaya çalışmaktadırlar.

Çağımızın felsefi yavanlığı, Phtogoras'tan Hegel'e oradan Comte'a kadar bütün düşünce akımlarının önüne bir 'yeni' sıfatı koyarak karşımıza çık­maktadır. Yeni Kantçılık, Yeni Hegelcilik, Yeni olguculuk vb. gibi.

Artık günümüzde felsefe, gerçekte, felsefe tarihi çalışmalarıdır. Uzun za­mandır onunla adı anıla gelen yöntem bilim de, bilimsel gelişmelere paralel, artık ondan uzaklaşma eğilimine girmiştir.

Felsefenin bu konumu kuşkusuz felsefenin felsefe olarak doğasından kaynaklanmaktadır. 17. yy iki olguya aynı anda tanıklık etti. Neredeyse hem felsefe hem de bilim tek bir adamda -Descartes- gelişme ve derin­leşme ivmesi kazandı.

Bilim, doğaya geometrici bir anlayış ile bakan evrenin matematiksel dü­zen ilkelerine göre yapılandığını kabul eden Platoncu ve Pisagorcu ge­lenek ile doğayı muazzam bir makine olarak kabul eden ve görüngüle­rin arkasında gizli mekanizmaları açıklamaya çalışan mekanikçi anlayı­şın çatışmalı sürecinde işliyordu.

Felsefe ise yine Descartes'in bir yöntemsel çaba da olsa var olmanın dü­şünme edimine bağlı olduğu, "düşünüyorum öyleyse varım", önerme­sinden artık kendi düşünmesinden şüphe edemeyeceği bir 'sağlam' ze­min üzerinde kendini kurmaya çalışıyordu.

Süreç bilimlerde tam bir gelişmeye, felsefenin düşsel uçukluğundan kur­tulmuş çağdaş bilimlere, felsefede ise yok olma, nesnesini yitirme, or­tadan kalkma paniğinin hakim olduğu bir kaosa yol açtı.

Görgül bilimlerin gelişimi felsefede kendine güvensizliğe yol açtı. Bunu ortadan kaldırma çabası felsefenin de görgül bilimler kadar bilimsel kesinliğe sahip olması gerektiği ve bunun koşulunun ise felsefenin kendi diğer bilimler gibi kendi nesnesi, konusu olması ile sağlanacağı öne sürüldü (Hussrel). Konu olarak felsefeye 'öz alanı' önerildi ve bu şe­kilde felsefenin gerçek bir bilim kimliği kazandığı düşünüldü.

Felsefe, tarih boyu dünya ve insana dair problemler ile uğraşırken, 19. ve 20. yy içinde kendini salt yönteme sıkışmış olarak buldu.

Hegel'den sonra felsefenin tarihsel olarak sonunun geldiği ve tamam­landığı anlayışlarının yaygınlaşması onun tek yanlı, kurgul felsefesinin çökmesiyle ilgisi yoktur.

Gerçeği isteyen usun, gerçeği kurgusal olarak değil, görgülde, duyum­sal olanda bulmuş olmasındandır. Aynı dönemde bilimlerin felsefeden kurtularak kendi nesnelerine kendi yöntemsel araçları ile yönelmele­rine tanıklık etmekteyiz. Kısacası us, uzun zaman önce ayrıldığı kendi doğasına geri dönmekteydi. Ancak bir farkla, şimdi, doğada derinleş­miş ve kendinden emin eda içinde.

'Yeni' sıfatlı felsefi akımlar bu durumun eleştirileri üzerinden tarih sah­nesinde belirmeye başladı. Bu duruma ilk tepki, felsefenin Hegel sis­temiyle birlikte çöktüğü onu kurtarmak için Kant'a dönülmesi gerek­tiğini söyleyen Yeni Kantçılardır. Yeni Kantçılar bu sürece Kant'ta diya­lektiğe ve özdeğe ait ne varsa kovarak işe başladılar. Yeni Kantçılara göre "olaylardan başka hiçbir şeyi bilemeyiz, bilim olayları incelemek­le yetinmelidir." Engels buna; "Yeni Kantçı bilinemezci ortaya çıkıp di­yor ki; bir nesnenin niteliklerini doğru olarak algılayabiliriz, ama nesne­nin kendisini hiçbir duyusal ya da zihinsel yolla kavrayamayız, kendin­de varlık kavrayışımızın ötesindedir. Ama niteliklerini bildiğimiz nesne­ler bizim için artık bilindik nesnelerdir" der. Yeni Kantçı anlayışta diğer 'yeni' sıfatlı akımlar gibi gerçekte yeni olan hiç bir şey yok. Günümüz akademilerinde Yeni Kantçılık esas olarak kendini, yer yer açıkça bir Hegel düşmanlığı olarak göstermektedir.

Felsefinin gizi, Marksist yazında da son derece tartışmalı bir konu olmayı sürdürüyor. Marksizm ve felsefe ilişkisi Marksizm içinde sayısız eğilimi açığa çıkarmıştır. Bu eğilimlerin çoğu felsefenin tarihselliğini, yani bilgi türü olarak insanın düşünce tarihinde bir moment olduğunu kaçırmış­lardır. Althusser'den Korsch'a, Lukacs'tan Plekhanov'a ve Plekhanov'un etkisindeki Lenin dahil bütün Rus Marksistleri. Kısacası çağdaş Marksistlerimizin büyük bir kısmı.

Her çağın insanı, doğada ki derinleşme düzeyine bağlı olarak, doğadan çıkarımsadıkları yöntemi mutlaklaştırma eğilimi içindedir. Dolayısıyla diyalektiği de kendi çağında doğal bilimlerin gelişim düzeylerine uy­gun bir şekilde ondan çıkarımsanmış bir yöntem, yani insanın doğada­ki derinleşmesine göreceli olarak bağlı ve dolayısıyla geçici olarak de­ğil, bilimlerin gelecekteki evrimine de tahakküm eden mutlak bir yapı olarak ele alır. Engels, diyalektiğin, metafizikten üstünlüğü, trenin kağ­nı arabasına üstünlüğüdür, der. Buradan herkes, diyalektiğin metafizi­ğe üstünlüğünü anlamaktadır ama esas anlaşılması gereken diyalekti­ğinde daha sonrası bilimsel gelişmelere bağlı göreceliliğidir. Buradan diyalektiğin aşılmış olduğu sonucunu çıkarmıyorum ve de önermiyo­rum. Trenin kağnı arabasına üstünlüğü açıktır. Ama uzay araçlı, bilgisa­yarlı, nükleer çağında tren çağına üstünlüğü son derece açıktır. Diya­lektiğin, tarihselliğine vurgu yaparak bütün geleceğe hakim bir yöntem olarak mutlaklaştırılmasına karşı çıkıyorum. Ki gelişen bilimlerin, diyalektiğe katkılarını açığa çıkara bilelim. Diyalektik, genel hareket ya­salarının adıdır. Doğada, toplum ve tarihte ve insan doğasında bilimle­rin gelişimi yeni hareket biçimlerini açığa çıkarmıştır. Yeni diyalektik bu yasaların üzerinde şekillendirilmelidir. Ki yöntem olarak, yeni çalışma­lar için hala işlevini, yararlı araç olarak koruyabilsin.

Genel kanının aksine diyalektik materyalizmin, Marksizmin felsefesi ol­madığı açıktır. Felsefi bilgi tarihsel açıdan bilimlerin gerisindedir. Fel­sefe, insanların, doğa üzerine bilgi edinmelerinin pratik olanaksızlığın­dan doğdu. Bilimler ise insanların doğayı kendi yararlarına dönüştür­me sürecinde onun hakkında elde ettikleri ampirik bilgilerden doğ­muştur. Hegel'in felsefenin salt ussal, kurgusal düşünce olduğu ve an­cak bu türden bilgi türüne felsefe denmesi gerektiğine ilişkin yukar­da sunduğum eleştirileri tamamen haklıdır. Dolayısıyla Marksın bili­mi üzerinden (Althusser) yani Kapital'e yaslanarak onun şimdi felsefe­sini inşa etme gerektiği düşüncesi hem Marksizmin, hem de felsefenin yanlış anlaşıldığını göstermektedir. Bu çerçevede Gramsci'nin, Marksiz­mi Praksis Felsefesi olarak tanımlamasının yanlışlığı da kendiliğinden açığa çıkmış olmaktadır. Marksizmi felsefeyle ilişkilendirme çabalarının tamamı yanlıştır. Marksizm felsefenin tarihsel olarak aşıldığı yerde baş­lar. Çağdaş bilimlerin ve sosyal hareketlerin üzerinde yükselir.

Felsefinin gizi onun bilgi türü olarak tarihselliğindedir. Din, insanın doğa karşısındaki bilgisizliğinin ürünüydü. Felsefe ise insanın doğa üzerine eksik bilgisinin ürünüdür. Gerçek anlamda düşünce derinliğinin değil, zayıflığının, yüzeyselliğinin ürünüdür. Bilimler doğrudan insanın pra­tik ihtiyaçlarının, yanı yaşamlarını yeniden üretmek ve sürdürme zo­runluluğu içinde doğayı dönüştürme sürecinde ampirik olarak ondan elde ettikleri bilgilerin ürünüdür. Bilimler, Engels'in dediği gibi muh­tevalarını felsefeden alıyor değildir. Bilimler gelişmelerinin gerçek gü­düsünü insanlığın pratik ihtiyaçlarından alır. Felsefe, bilimlerin bu veri­lerinden beslendiği oranda muhtevasını zenginleştirmiştir. Bu veriler­den uzak kaldığı oranda da salt spekülasyona yönelmiştir. Bu anlam­da, Engels'in, felsefinin biçimsel olarak aşıldığı ve muhtevasını bilimle­re geçirdiği belirlemesi, felsefeden bir türeme olarak değil, bilimlerin felsefeye rağmen, çağdaş bilimsel gelişmelerin, felsefeyi felsefe olarak olumsuzladığı anlamında yorumlamak gerekir. Sonuç olarak diyebili­riz ki felsefe, insanın düşünce ediminin bir momentidir. Ne daha fazla­sıdır ne de daha azı.

0 yorum: