Marksizm’i burjuva bilim ve düşüncesinden ayıran nitelik, ekonomik gereklerin tarihi açıklamasında oynadığı öncel rol değil, “bütün” anlayışı denen görüş açısıdır.” diyen Lukacs şöyle devam eder:
“Tüm Marksist sistemi ayakta tutan veya yok sayıldığı anda çökerten ilke şudur: Devrim, bütün kategorisinin baskın çıktığı bir anlayışın ürünüdür.”
Tarih, Hegel felsefesinde, dünyanın kendisinde içkin olan düşüncenin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bu gerçekleşme 'düşünce' ile bu düşüncenin kendisiyle bağdaşmayan “belirleme biçimleri” arasında kendini durmadan yeniden üreten çelişkinin koşulladığı düzenli bir gelişme süreci içinde kavranır.
Bu açıdan yola çıkan düşünme yöntemi eleştirel ve devrimci bir yöntemdir. Pozitivistler gibi doğruyu verilenlerin dünyasında buluyor değildir. Tam tersine bunu gerçekliği daha derinden kavramaya yönelik ama kuşkusuz kurgusal bir biçimde kavramın kendisinde arayıp bulur, çünkü kavram varlığın doğasındaki nesnel olanakları ifade eder.
Eğer varlık kendi kavramı ile özdeş değilse henüz gerçek varlık değildir.
İşte felsefe böylece siyasal yani pratiğe dönük bir çehre kazanır.
Marx ve Engels felsefeden bunu anladılar ve felsefeyi böylece “kendisiyle çakışan “gerçeklik şeklinde geri kalmış Alman sosyal ilişkilerinin karşısına oturttular. Çünkü felsefe burjuvazinin devrimci hareketiydi ve ifadesini düşünce biçimi olarak buluyordu.
Hegel felsefesinin bu devrimci özünü, diyalektiği burjuva toplumun bağrında çıkan işçi sınıfının mücadelesinde ifadesini bulan bilimsel sosyalizm çerçevesinde sürdürürler. Ama Marx ve Engels “düşüncenin” kendinden kaynaklanan diyalektik hareketin yerine üretici güçlerin gelişmesinden ve bu güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerle koşullanan tarihin gerçek hareketini koydular.
Ama bu artık bir felsefe değildi. Sadece o zamana kadarki burjuva ideal felsefesini değil aynı zamanda genel olarak her felsefeyi gerek biçim gerekse içerik düzeyinde kesin sonuçlar olarak aşmakta ve rafa kaldırmakta idiler.
Bu, şu anlama geliyordu: Düşüncenin kendisinin diyalektiği, gerçek dünyanın diyalektik hareketinin yalnızca basit ve bilinçli yansısı idi. Dünya bir tamamlanmış şeyler karmaşası değil, görünüşte durulmuş şeylerin, tıpkı beynimizdeki zihinsel yansıları olan kavramlar gibi kesintisiz bir oluş ve yok oluş değişmesinden geçtikleri son olarak bütün görünüşteki rastlantılara ve geçici geriye dönüşlere karşın, ilerleyici bir gelişmenin eninde sonunda belirmeye başladığı bir süreçler karmaşası olarak dikkate alınması düşüncesi -Engels- artık dünyanın bütünsel olarak kavranması ve bu kavranılışın bir felsefî sistem olarak ileri sürülmesinin bütün dayanaklarını ortadan kaldırır.
Nihayet, Lukacs'ın bütün kategorisi yönündeki önceliği Marksizme Hegelci, dahası metafizik bir kapı açar. (Bu bir paradokstur, çünkü Lukacs 'Bütünün' göreliliğini farketmiş ender düşünürlerden biridir aynı zamanda.)
Etkinlik halinde 'sonsuzca bütün' bir cisim ya da olgu yoktur. Bütün kendisinin dışında bir şey olmayan değil, kendisinin dışında daima bir şeyi olandır. 'Bütüne' sonsuzluk yüklenerek “her şeyi saran, her şeyi kendinde taşıyan” olarak ele alınıyor. Oysa sadece kendisinden sonraki nesneye kadar ve nesne ile ilişkisi açısından bir 'bütünden' ve aynı zamanda 'sınırdan' söz edilebilir.
Sonu gelmeyecek bir egemenlik kurmak isteyen her hangi bir kuram, kendisinden çıkarsandığı maddi varlığın bir sonraki yapılaşmış bütünlüğü karşısında tüm heybetine (Hegel) rağmen çökecektir.
20. yüzyılın çoğu düşünsel-siyasal akımı aynı metafizik yanılgıya düşmüştür, dahası onu pratik işlevselliği açısından sürdürmüştür:
Karl Popper'ın 20. yüzyıl diktatörlüklerinin (Stalinizm ve Faşizm) Marx, Hegel ve Platon'un 'Tarihselci' ve 'totaliter devlet' kuramlarından kaynaklandığına ilişkin saçması tamda buna örnektir. Hegel; “Herhangi bir felsefenin çağdaş dünyayı aşabileceğini hayal etmek, bir kimsenin kendi zamanın üstünden atlayabileceğini, Rodos'u sıçrayıp aşabileceğini sanmak kadar saçmadır.” diyerek yukarıdaki saçmalığa ta o zamandan yanıt vermektedir. Oysa bir fikir eleştirilecekse onu kendi çağının maddi koşularıyla ele almak ve o fikrin oluşumunun nesnel 'bütünselliğini' ve sınırlılığını açığa çıkarmak gerekir: Platon'u Antik Yunan'da, Hegel'i burjuva devrimleri ve Marx'ı proleter devrimler çağının maddi ve entellektüel koşullarının 'bütünsellikleri' içinde ele alıp değerlendirebiliriz. Stalinist ve Faşist diktatörlükleri ise ileri kapitalist toplumların (emperyalizmin) maddi koşulları içinde anlayabiliriz.
Aynı türden metafizik yanılgıya ve hatta katıksız bir dogmatizm ile birlikte küçük burjuva marksizmi de düşmektedir: Çağdaş sorunların çözümlerini kendi çağlarının maddi koşullarının çözümlenmesinden değil eski kuşak marksistlerin kendi çağlarının toplumsal sorunlarına verdikleri yanıtların oluşturduğu metinlerin içinde ararlar... Her bir önermeyi bu çağın her sorununu çözecek bir maymuncuk gibi kullanmayı adet edinmişlerdir.
Nesnenin, insanın incelemek üzere ele aldığı konunun bitimsiz olması daha doğrusu maddenin hem sonsuz küçüklüğünde hem de sonsuz büyüklüğünde, kendinde, insanların keşfetmesini bekleyen bilinmeyenleri taşıması, onu ele alan, anda derinleşen bilimin sonsuzca gelişmesini getirir ve aslında zorunlu kılar. Demek ki bilgide bir sona erme çabası ya da mutlak - bu anlam çerçevesinde Bütünsel - bilgi metafizik bir kuruntudan ibarettir. Her bilim ya da bilimsel çaba tarihsel toplumsal ilişkilerin sınırlılıkları içinde gerçekleşir. Bu çerçevede bilim insanları (Marx ve Engels dahil) doğayı ve insan doğasını ancak kendi çağlarının onlara tanıdığı olanaklar düzeyinde ele alıp inceleyebilirler: Newton fiziği ve çağdaş fizik bu açıdan tipik örneklerdir.
Marx'ın Kapital'inin 'bütünselliği' içinde kapitalizmi çözümlediği söylenebilir mi? Ancak kendi çağının kapitalizmini 'bütünselliği' içinde çözümlediği söylenebilir; yani erken dönem kapitalizmini. Geç dönem -emperyalizm- kapitalizm çözümlemeleri şimdiki realitenin düşünce somutunda, gerçek somutluğu temsil edebilsin ya da daha doğrusu gerçekliği 'bütünsel' olarak yansıtabilsin. Bu durumda Marx'ın Kapitali ya da yansıttığı kapitalist mod Kapitalizmin bir momenti ve kendisi de bu momentin bütünsel ifadesi olacaktır.
Bu küçük burjuva sosyalizmini Lenin'e de Marx'a davrandığı gibi davranır: Lenin'in kendi çağının toplumsal-siyasal sorunlarının çözümü için ileri sürdüğü fikirler onlar için bütün çağın toplumsal-siyasal sorunlarının çözümünün maymuncuğudur. Lenin'den sonra neredeyse bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen; hala, örneğin onun demokratik devrim -üstelik Lenin'in kendisinin yanlışladığı ve terk ettiği- sloganına sarılmaktadırlar. Kanımca demokratik devrim programı küçük burjuva darkafalılığı besleyen metafizik dogmacılığa en iyi örnektir.
Leninizm Lenin'in kendi çağının sorunlarına proleteryanın çıkarları yönünde geliştirdiği yanıtların bütünsel ifadesidir. Bu siyasal çözümlerin kutsanıp bugüne taşınması Lenin'e yapılan en büyük saygısızlıktır. Bu aynı zamanda faşizm ve Stalinist karşı devrimin yaşandığı, Lenin sonrası gelişmeleri, yine çağdaş proleteryanın çıkarları yönünde kendi bütünsellikleri içinde çözen Troçkizmin yok sayılma çabasıdır. Realitenin henüz kendisini tamamlamamış olması dolayısıyla Troçki'nin soyut tek yanlılığı içinde ele aldığı SSCB çözümlemelerini eleştirerek Devlet Kapitalizmi Teorisini geliştiren Tony Cliff'in çözümlemelerini aynı metafizik saplantıya ne yazık ki düşerek anlamakta zorluk çeken küçük burjuva Troçkist akımlar da vardır.
Bir siyasal gelenek 'bütünsellik' iddiasındaki metafizik dogmalara bağlanılarak oluşturulamaz. Marx'tan Tony Cliff’e kadar bütün devrimci marksistlerin büyüklüğü kendi çağlarının sorunlarını proleteryanın tarihsel çıkarları açısından, bütünsellikleri içinde çözmüş olmalarıdır.
Bu durumda bile kapitalizmin bir bütün olarak çözümlenmiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir devrimci marksistin buna vereceği yanıt kesinlikle hayırdır. Çünkü nesnel yaşam bütün canlılığı içinde oluş ve yok oluş sürecidir; bir devrimci marksistin görevi yeni gelişen realitenin -gerçekliğin- çelişik ve karşıt yanların oluşturduğu geçici birliği -bütünlüğü- ortaya çıkarmak ve bu sayede geleneği devrimci tarzda sürdürmektir.
Öyleyse denebilir ki Marksizmi, diğer akımlardan ayırma işini zorunlu olarak bir kategoriye yükleyeceksek ki bu paradoksal olarak yanlıştır, bu 'oluş' kategorisidir.
0 yorum:
Yorum Gönder