VERCİHAN ZİFLİOĞLU'nun İsmet Şahin ile Yaptığı Röportajın Tam Türkçe Metni
1) 2009 yılındaki Belediye seçimlerinden bu yana belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermeni toplumunda siyasi anlamda ciddi bir hareketlenme var çok sayıda aday görüyoruz bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?
Bunun nedenini kısaca tarihsel ve bir çok siyasal sürecin kesişmesi olarak açıklayabiliriz. Tarihsel olarak çağımız küreselleşme çağı. Başkaları gibi ben bu sürece olumsuz değil olumlu bir anlam yüklüyorum. Küreselleşme uzamsal ve zamansal, coğrafi ve sosyal olarak fiziki sınırlara hapsolmuş lokal insanı küresel insan haline getirdi. Ulaştırma ve iletişim araçlarının gelişimi şehirlerin delhizlerinde kaybolmuş ya da dünyanın bir çok yerine dağılmış izole hayat yaşayan insanların iletişimini ve sosyal ilişkilerini geliştirdi. Birbirlerini tanımalarını sağladı. Sosyal ve kültürel olarak ve giderek siyasal talepler açısından dünya insanlarını ilk kez reel anlamda ortaklaştırdı. Kuşkusuz bu tamamlanmış bir olgu değil devam eden ve karşısında bir çok engel barındıran bir süreç.
Küresel yapıdaki bu gelişme bütün dünyada olduğu gibi Türkiye gibi ülkelerin hem devletlerinin hem de insanlarının siyasal kültürünü şekillendirmeye başladı. Bunu siyaseten hükümetlerin reform yapma zorunluluğunda görebiliriz. Bu tarihsel gelişme hükümetlerin karşısına demokratik dömüşüm ve demokratik anayasa talebi olarak çıktı. Artık bundan sonra hiçbir hükümet ne dünyada ne de Türkiye de bu talepleri karşılamadan iktidarda kalamaz.
Bu global demokratik iklim tarihsel açıdan tüm ezilen halkların kendilerini ifade edebileceği kanallar açtı. Diğer kültürel topluluklar gibi Ermeniler de bundan yararlanmaktadır.
Kürt özgürlük mücadelesi kuşkusuz bu süreci siyasal açıdan destekledi. Onların demokratik-kültürel mücadele hattı ve kendilerinide kapsayacak bir anayasa talebi diğer toplulukları da uyandırdı ve politik psikolojik açıdan üzerlerindeki korkuyu atmalarına yardımcı oldu. Ama esas olarak Ermeniler açısından tirajik olan ve onları topluluk olarak siyasete çeken eşik Hrant Dink'in katledilmesidir. Bu katliam Ermeniler için basit bir siyasi cinayet değildi, olamazdı. Hrant'ın katliamı Ermeni toplumunda belki artık giderek sönen geçmiş trajedilerini yeniden bilinçlerine çıkardı. Bu onlar için devam eden bir soykırımdı. Dahası sadece yitip giden kültürlerine ve kaybolan dillerine değil fiziki varlıklarına karşı da küstahça bir saldırı idi. Bu cinayette ölen Hrant değildi, kültürleri ve dilleri ile bir bütün olarak Ermeni toplumsal varlığı idi. Ölmenin ötesi olmadığı için varlıklarını korumanın bir aracı olarak siyasete daha fazla ilgi göstermektedirler. Sosyal ve demokratik siyasal ortamda buna uygun bir zemin artık sunmaktadır.
2) Genel seçimlerde milletvekili olabilmek için Ermeni toplumundan çok sayıda aday vardı. Ancak sizin de dahil olduğunuz sekiz adaydan hiçbiri aday gösterilmelerine karşın seçilmedi? Siz hangi partiden aday gösterilmiştiniz ve neden seçilemediğinizi düşünüyorsunuz?
Ben BDP yedek PM üyesi olarak İstanbul ikinci bölgeden adaylık için başvurdum. Demokratik Toplum Hareketi sürecinde bu siyasi çevreye Türkiyelileşme çabalarına katkıda bulunmamız için davet edilen Türkiye aydınlarındanım. DTP'de genel sekreterlik ve kapandıktan sonrada BDP'de PM üyeliği yaptım. 2007 genel seçimlerinde de Balikesirden Milletvekili adayı idim. Bu seçim dönemi yaklaştığında İstanbul ikinci bölgeden aday olduğumu açıkladım ve adaylık için Barış ve Demokrasi Partisi'ne başvurdum.
Sosyalist olmam ve bu güne kadar istikrarlı bir tarzda Kürt ve diğer ezilen halkların ve emekçilerin haklarını savunuyor olmam adaylık kriterleri açısından belirleyici. Partiye, seçim gündeme geldiğinde çeşitli çevreler Süryani ve Ermeni adaylar gösterme önerisinde bulundu. Parti dişardan bir kişiyi göstermek yerine partiye emeği olan birisi olarak ve aynı zamanda Hemşinli olmam dolayısıyla beni desteklediğini duyurdu. Adaylığımdaki Hemşinlilik vurgusu bunun üzerine sonradan öne çıkmıştır. Basın ne bilimsel çalışmalarımı ne kitabımı ne de çocuk yaşımdan beri sürdürdüğüm mücadele geleneğimi değil daha cazip bir konu olduğu için sadece Hemşinliliğimi öne çıkardı.
İyikide çıkarmış çünkü içinde yer aldığım partinin (BDP) kamuoyunda kullandığı Türkiyelilik dili ile gerçekliğinin uyuşmadığını bu sayede öğrenmiş oldum.
Ben birçok çatışma-gerilim alanlarının olmasına rağmen Ermeni sorununda Kürtler ile Türklerin tarihsel bloğunun sürdüğünü düşünüyorum. Bu blok Ermeni katliami üzerine kurulmuştur. BDP israrla devletten kabul görmek için Kürtler ile Türklerin tarih boyu ortak olduğu, ortak düşmanlara karşı ortak savaşlar verdiklerini ve Cumhuriyeti birlikte kurdukları tezini işlemektedir. Bu demokratik olma savındaki bir parti için vahim bir söylemdir. Aşiret geleneğinden ilkel milliyetçi bir Kürt partisi olsalardı. Bu söylem anlaşılabilirdi. Çünkü Kürt ağalarının ve Osmanlı devletinin ortak işidir Ermeni ve diğer hiristiyan halkların katliamı ve göçertilmeleri. BDP'nin bu söylemi bu geleneği sahiplendiği anlamına gelir. Aslında bu durum BDP'nin bugün içine girdiği sınıf ittifaklarına da denk düşmektedir. Günümüzde Kürt hareketi ekonomik, ticari, siyasal olarak Ağa-aşiret geleneği ile iç içe geçmektedir. BDP hizla yozlaşmaktadır. Ne ironidir ki aşiret yapıları ile savaşarak ortaya çıkan bir siyasi gelenek hızla kendi zıttına dönmektedir. Bu biçimiyle BDP ne Kürt özgürleşmesine ne de Türkiye demokrasisine katkıda buluna bilir. Bizim için Kürt özgürlük mücadelesinin değeri ne yerellerde nede devlet içindeki gerici güçlerle kurduğu-kurma eğilimde olduğu ilişkilerde değil Türkiye emek güçleriyle kurduğu ilişkilerde saklıdır. BDP kendini kabul ettirme çabası içinde Devletin gerici tezleri ile bir ittifak içine girmemelidir. Demokratik bir Kürt hareketinin Devlet ile ne tarihte ne de bugün bir ortaklığı olabilir-olmamalıdır. Eğer olursa ki eğilim budur hareketin kendi karşıtına döndüğü anlamına gelir. Aday olarak gösterilmememin altında yatan gerçek BDP'nin devletin resmi tezlerini incitmeme çabası yatmaktadır.
İkincisi BDP, AKP'ye karşı siyasi kampayalarını AKP'lileşerek sürdürmektedir. Dolaylı olarak AKP-devlet çizgisine katkıda bulunmaktadır. Mücadele içinde gelişmiş demokratik Kürt toplumuma AKP'nin imamlarına karşıyız retöriği altında gerici eylemler yaptırmakta, namaz kıldırmaktadır. Ulusal-demokratik mücadele içinde dini gündeminden çıkarmış Kürt toplumuna sol söylem kamuflajıyla yeniden din pazarlamaktadır. Bu seçimler için geliştirilmiş tamamiyle pragmatist bir tutumdur. Oysa PKK mücadelesini laik-demokratik bir örgüt olarak dini istismar etmeden geliştirmişti. Çoğu zamanda şeriatçı yapılarla çatışmıştı. Bu politika BDP'nin yukarda belirttiğimiz yerel gerici aşiret yapılarıyla kurduğu ittifakın bir ünüdür. Şimdi çok açık ki aday gösterilmedim çünkü BDP, Hemşinli bir adayın sürdürdükleri bu politikalarına zarar vereceğini düşündü. Benim dışımda da bir başka Ermeni aday göstermediler çünkü Hiristiyanlıkla özdeşleşmiş Ermenileri temsil eden biri yerine islamcıları temsil eden adaylara listelerinde yer verdiler. BDP, ezilen halklar ile ittifak yapmak yerine kendi gericileri ile ittifak yapmayı tercih etmiştir. Kürt olsun bizden olsun tutumu BDP listelerinde belirleyici olmuştur. Bu BDP’nin Türkiyelileşme retöriğininde sonudur.
A) Sizce AK Parti ve CHP’den aday olan Ermeniler neden seçilmedi neler söylemek istersiniz?
AKP'de CHP'de son derece milliyetçi partilerdir. Devletin geleneğini gerici yönleriyle temsil etme iddasındalar. Her ikiside hem islamcı hem de milliyetçi bir programa sahip. Onlardan böyle bir şey beklemek naiflik olurdu. Ancak ne yazık ki bu naifliği taşıyanlarımız var. Karşılıklı çatışmalarında Ermeniliği özellikle AKP küfür olarak kullanıyor. Cemil Çiçek Kürt mücadelesini aşağılamak için bunların çoğu Ermeni demiştir.
Bir başka konu evet bu partiler sonuçta burjuva partileridir ve Ermeni aday gösterebilirlerdi gerici söylemlerini korumalarına rağmen. Çünkü günümüzde Ermeniler diğer halklar gibi Türk siyasal, sosyal yapısında etkisiz elemandırlar. Bu partilerin demokrasi oyununda piyon olmamak gerekiyor. Bu partilerin Ermeni aday göstermelerinden daha önemli olan şey, Ermeni halkına yapılan katliam dolayısıyla tarihsel sorumluluklarnı kabul etmeleridir. Bu Türkiye demokrasisi açısından daha önemlidir.
3) Ermeni adayların milletvekilliği için yarışı şimdilik askıya alınsa da Süryani ve Musevi toplumları iki adayla milletvekilliği için yarışacak? Sizce neden Ermeni toplumundan bir tek aday bile bu yarışa dahil olamadı? Sizce partiler tereddüt mü etti, yoksa Türkiye henüz TBMM’ye bir Ermeni milletvekili görmeye hazır değil mi?
TBMM'de bir Ermeni milletvekili sadece bir vekil olmaz. Her seferinde Türkiye'ye tarihini hatırlatır. Tarihi ile yüzleşmek zorunda birakır. Kendisi bunu dillendirmesede ordaki varlığı bunu kendiliğinden gündeme taşır. Türkiye henüz kendi tarihiyle yüzleşme cesaretine sahip değil. İşin gerçeği bu partilerle de bu olmaz. BDP dahil partilerin tamamı mevcüt siyasal paradigmayı yeniden üretiyor. Bu siyasal paradigmayı kaldıracak yeni siyasal partiler gerekiyor. Burjuva, sol yada sağ diye ayırmıyorum. Mevcut siyasal yapılar ile ülkemizin biriktirdiği hiçbir sorun çözülemez. Bu partiler bu sorunları kullanarak varlıklarını sürdüyor. Oysa, aslında bir Ermeni milletvekili en azından Türkiyenin, Ermeni sorunuyla yüzleşerek bu sorunu aşmasının yollarını açabilirdi. Partilerin gerici, pragmatist yapıları bu şansı yitirmemize yolaçtı.
A) Türkiye’nin içerisinde bulunduğu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye siyasal yapısı kuruluşundaki siyasal paradigmayı sürdürüyor. Batının aksine doğuda yıkılan imparatorlukların mirası üzerine kurulan devletler çok uluslu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Türkiye’de Cumhuriyet burjuva aklın Osmanlıya karşı verdiği mücadelelerin ürünü olan Meşrutiyet devrimlerinin yengisi üzerine değil, bu süreçte başlayan Birinci Dünya Savaşının yenilgisi altında parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden sıyrılmış asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu.
Ancak Anadolu toprakları henüz feodal ilişkileri parçalayacak gelişmişlikte bir maddi üretici güçten yoksundu. Cumhuriyetin üretim ve sosyal ilişkileri önce biçimsel olarak, başka bir anlatımla hukuksal olarak, kararname ve yasalarla oluşturulmaya çalışıldı. Ama feodal sosyal ve kültürel yapılar daha baştan buna karşı bir tepki ve direniş geliştirdi. Bu da cumhuriyet yapılarının korunması ve geliştirilmesi için genel bir siyasi baskıyı koşulladı. Cumhuriyetin sosyal ve kültürel gelişiminin üzerine yükseleceği sanayi ve ticaret aynı dönemde nerdeyse tamamıyla Rum, Ermeni ve Yahudi uluslarından sermayedarlarının elindeydi. Tek bir ulus üzerinden, Türkler, Cumhuriyeti geliştirmek isteyen asker-sivil bürokrasi bu sermaye gruplarını tedricen yok etti. Bu Cumhuriyetin ekonomik gelişme sürecini yavaşlattığı gibi esas olarak onun içinden çıktığı burjuva kültürel yapıyı tahrip etti.
Daha sonra kurulan tüm siyasi partiler cumhuriyetin kuruluş sürecindeki bu patolojik yapı üzerinde yükseldi. Bu yapının korunması kendi varlıklarının korunması anlamına geldiği için partiler bu paradigmayı sürekli yeniden ürettiler. Partilerin zora girdiği koşullarda da bunu darbelerle sürdürdüler.
Bu yapı bati ittifaki içerisinde kapitalist birikime ve azınlıkların dinsel ve ulusal olarak asimilasyonuna dayanmaktadir. Yani islami bir Türkçülük ve ağırlaştırılmış emek sömürüsü sürdürülmektedir. Günümüz sorunlarının temel çatışma alanları bu paradıgmanın sürdürülme israrından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ben rahatlıkla şunu söyleyebilirim; Türkiyede bir tek sorunumuz vardır, o da DEVLETTİR.
Günümüzü belirleyen yapılar 1980’lerinde şekillenmiştir. 1980’lerin sonuna kadar nüfusun çoğunluğu köylüydü ve yine çalışan nüfusun büyük çoğunluğu tarım iş kollarında çalışmaktaydı. 1990’ların ortalarına doğru kent nüfusu köy nüfusunu aşmıştır. Artık günümüzde kır nüfusu yüzde kırklara gerilemiş kent nüfusu ise yüzde altmışların üzerine çıkmıştır.
Bu değişim öncelikle toplumsal ve kültürel yapıyı tamamen etkilemiştir. Şehir hayatının içindeki bireyleri kendine çeken, kendiliğindenliği ve bundan dolayı bir kolaylığı vardır. Günlük yaşam içinde birey eğer yeterli donanıma sahip değilse kendini kolayca günlük hayatın bayağılıklarına teslim eder. Bireylerin insanlaşma çabası ve düşüncesi bir bilinç, irade ve bunlardan beslenen sürekli bir çabayı gerektirir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden metropollere akın eden insanları ne iş sahaları karşıladı ne de beslene bilecekleri bir kültürel yapı. İşte bu nedenle AKP hükümetinin daha sonra üzerinde yükseleceği siyasal konjonktür Türkiye kapitalizminin gelişme eğilimlerine doğrudan bağlıdır. Sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların olumsuz doğası onun üzerinde yükselen siyasal yapıları ele vermektedir. Şehirlerdeki sanayileşme/istihdam oranı göç eden nüfusun daima altında kalmıştır. Kaldı ki hiç göç olmasaydı bile özelleştirmeler ve otomasyon dolayısıyla varolan nüfusun istihdam olanakları da daralacaktı. Bu durum göç eden insanların şehre sosyal ve kültürel entegrasyonlarını engelleyerek modern toplumsal ve siyasal hareketlerin gelişmesini engelledi. 12 Eylül yenilgisi ile kaybolan varoşlarda ki sol geleneklerin yerini İslamcı-muhafazakar değerleri taşıyan siyasi anlayışlar, tarikatlar ve partiler aldı. Kaybolan sendikal ve toplumsal dayanışmanın yerini tarikat dayanışması aldı.
Neo-liberal ekonomi-politikaları uygulayan hükümetler bir taraftan ekonomik sömürü oranlarını artırırken diğer taraftan emekçilerin bu sömürü koşullarına karşı koyma araçlarını –sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma gibi yöntemlerle- ellerinden aldılar. Şehrin dehlizlerinde yalnız kalmış bireyi sadece ekonomik açıdan değil aynı zamanda ruhsal olarak da sefalete sürüklediler. Bir de içinde bulundukları bu sefalet koşullarına başkaldırmalarını engellemenin ruhsal garantisi olarak bu dünyada değil ama öte dünyada cennet vadeden İslami değerleri örgütlediler. Bir tarafta burjuva liberalizmi öte tarafta feodal-İslamcı kültürel değerler, bir tarafta aşırı ekonomik sömürü diğer tarafta bu sömürü koşullarına başkaldırmayı mutlak olarak engelleyecek olan ‘Allah’a çök şükür’cü bir anlayış: RP- AKP.
Tüm bunlarla birlikte neo-liberal ekonomi-politiğin geliştirdiği süreci belirleyen daha önemli olgularda vardır. Her ne kadar klasik üçüncü dünya sol teorilerde emperyalizme bağımlı ekonomilerin gelişmediği iddia edilse de bu doğru değildir. Türkiye ekonomisi sadece 2001 ile 2011 arası hemen her yıl ortalama yüzde altı büyümüştür. Bu büyümenin dışsal ve yerel dinamiklerinin olumsuz karakteri açık olsa da büyümenin kendisi toplumsal yapıda muazzam değişikliklere yol açmıştır. Liberal programlar öneren hükümetlere karşı mücadeleyi sadece emekçilerin işsizlik dolayısıyla işçilerin birbirleriyle rekabet etmesi, onların örgütlenmelerinin önünde engel olan siyasal ve sendikal yasalar ya da onları örgütleyecek güçlü partilerin olmaması değildir. Kapitalist gelişmenin gündelik gelişme hızı şehirlerin nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan ‘taşralı’ topluluğun sistemden beklentilerinin daima önünde ilerlemektedir. Ve onların gündelik yaşam ve beklentileri liberal partilerin ve özellikle şimdi İslami bir sosa batırılmış olan liberal partinin (AKP) yaratmış olduğu beklentilere uyuşmaktadır. Göç ve toplumsal değişim o kadar kısa zamanda ve öyle bir yoğunlukta yaşandı ki sistemin sundukları bu toplulukların beklentilerinin daima önünde oldu.
Uygulanan neo-liberal ekonomik-politikanın nesnel koşulları, nüfusun tamamını kucaklayan, tüm toplumsal çıkarların temsiline imkan veren bir siyasal rejime artık izin vermemektedir. Nitekim kapitalizmi restore etmek üzere yaşama geçirilen yeni liberal proje, geniş toplum kesimlerini, hem ekonomiden hem de siyasetten dışlamaktadır. Böyle bir dışlama, ancak bu kesimlerin sürekli baskı altında tutulmasıyla kalıcı olabilir. Nitekim diğer hükümetler gibi AKP de toplumun disorganizasyonunu ve depolitizasyonunu gerçekleştiren sosyal ve siyasal politikalara başvurmaktadır. Bu bağlamda toplumun atomizasyonunu (örgütsüzleştirilmesi) ve mikro güç ilişkilerini veri alan yeni liberal politikalar uygulamaktadır. Toplum üzerinde kurulmaya çalışılan bu hegemonik güç ilişkileri, tek başına güce değil, ayrıca gücü mistifike eden belli dinsel değerlere ve sembollere de dayanmaktadır. AKP toplum üzerinde kurduğu bu sosyal ve kültürel hegemonya ve kontrol mekanizmaları üzerinden siyasal hegemonyasını geliştirmektedir.
AKP geniş yığınları, ya işsizlik tehdidi ile terbiye etmekte ya da doğrudan zor yoluyla baskı altında tutmaya çalışmaktadır. AKP’nin istediği toplum, her koşulda ve her durumda ister gökten tanrı eli ile ister yerden para ile terbiye edilmiş itaatkar, düşkün, sefil ve işbirlikçi bir toplumdur.
Küresel Kapitalizm koşulları AKP’nin bu güç ilişkilerini belirlemesine önemli katkılar sağlamaktadır. Çünkü çalışan sınıflar, sermayenin küresel ideolojik ve kültürel değerleriyle daha kolay manipüle edilebilmektedir. Siyasal ve ideolojik-kültürel süreçler de, AKP aracılığıyla sermayenin küresel çıkarlarıyla bütünleşmektedir.
Sol tüm dünyada olduğu gibi Türkiyede de kapitalizmin küresel gelişmesi karşısında gerici bir tutum aldığı için neo-liberal politikalara alternatif üretememiştir. Hala 68’lerin nostaljisi ile yaşamakta ve o dönemin sloganlarını kullanmaktadır.
Aynı dönemde CHP, global sosyo-ekonomik değişime ulusalcı bir tepki göstermiş sosyal duyarlılığı olan tabanınıda tamamıyle milliyetçileştirmiştir. Bu sürece Kürtlerle yapılan savaşın eklenmesiyle solcusundan sağcısına aşırılaşmış bir milliyetçilik hastalığı gelişmiştir. Dolayısıyla verili paradigmadan beslenen siyasi partiler ile ülkemiz birikmiş hiçbir sorununu aşamaz.
b) Meclise bir Ermeni milletvekilinin girmesi sizce neyi değiştirebilirdi? Bu noktada Ermeni adaylar adına bir özeleştiri de yapmak ister misiniz?
Gerçekçi olmak gerekir tek başına bir Ermeni milletvekili partilerin sahte demokrasi oyununda bir figüran olabilirdi. Tek başına bir etkisi olmazdı. Ama işin vahim yanı tüm bunlara rağmen partiler Ermeni bir aday göstermeye cesaret edememiştir. Çünkü partiler Ermeni bir adayın çağrıştırcağı tarihsel sorunlarla yüzleşmek istememektedirler. Çünkü partilerin tamamı tarihsel sorunlarda sorunu yaratan Osmanlının bakış açısını hala taşımaktadırlar. Aynı sorunlar bugün yaşansa aynı tutumu yine alırdık demektedirler. Son onyıllarda Kürt halkına karşı girişilen katliam ve göçertmeler düşünülürse bu ırkçı söylemin bir pratik karşılığı vardır. Önemli olan bir bütün olarak toplumun bu sorunların artık tartışılmadığı-aşıldığı bir olgunluğa erişmesidir. İşte o gün etnik kökeninin hiçbir önem taşımadığı bir Ermeni Dışilişkiler Bakanı, bir Rum Tarım Bakanı ve Süryani Kültür Bakanımız olabilir.
Türkiye henüz kendi tarihi ile yüzleşme olgunluğuna siyaseten ulaşmamıştır. Ben milletvekilliğine sosyalist İsmet Şahin olarak aday oldum. Hemşinli İsmet Şahin olarak değil. Artvinli olduğum için basından da çoğu arkadaş beni Gürcü sanıyordu. Çünkü Hemşinliliğim sonradan baskın niteliğim haline gelmiştir-getirilmiştir. Etnik ya da ulusal nitelikli hertür politikayı gericilik olarak görüyorum. İnsanlar etnik köklerine göre değil toplumsal sorunlara getirdikleri alternatif siyasal çözümleri üzerinden ayrışmalı ve politika yapmalıdır. Türkiyenin biriktirmiş olduğu bütün sorunlarına alternatif ekonomik, sosyal ve siyasal çözümlere sahibim. Bunların gündeme getirilmesini ve tartışılmasını isterim. Ben kendi adıma bir özeleştiri vermem gerekirse bu, BDP’ye olan aşırı, naif güvenim olabilir. Ama BDP’de kendi adına bir tarihsel firsatı kaçırmıştır.
4) Hemşinli bir Ermenisiniz, kimliğinizin ayrımına nasıl vardınız? Neler hissettiniz? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Istanbul Ermeni toplumuna ve Ermenistan’a bakışınızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Bu soruyu sormanız çok iyi oldu çünkü bazı konulara hem bilimsel hemde gerçekçi yanıtlar vermek gerekir.
Birincisi bireysel açıdan ben emeğin evrensel değerlerini ve genel çıkalarını temsil eden sosyalist bir aydınım. Dolayısıyla Hemşinli olmak ya da sizin tabirinizle Hemşinlilik kimliği taşımak bende özel bir ruh hali ya da duygu durumu yaratmadı, yaratmaz. İkincisi Hemşinliler kendilerini Hemşinli olarak bilir. Bu bizim sonradan keşfettiğimiz, bize dışsal bir şey değil. Ya da bilişsel-ruhsal bir uyanıştan sonra kendi farkımıza varmamızda değildir. O nedenle şimdi çokça gözükmeye başlayan Ermeniliğimi keşfettim türü söylemlerin bir sahtelik içerdiğini düşünüyorum. En azından samimi bulmuyorum.
Diğer taraftan topluluk olarak Hemşinliler, Hemşinlidir. Kendilerini Ermeni olarak tanımlamazlar. Onlara siz Türk müsünüz diye sorarsanız; Hayır! Biz Hemşinliyiz diye yanıtlarlar sizi. Soruyu siz Ermeni misiniz diye sorarsanız; yine size hayır! Biz Hemşinliyiz diye yanıtlayacaklardır. Bu Hemşin toplumunun gerçekliğidir.
Bu neyi göstermektedir. Antik Ermeni topluluklarının ana kolundan Hemşinliler yaklaşık iki bin yıl önce, Anadolu’ya Arap yayılmasına denk gelen tarihlerde kopmuştur. Yine yaklaşık bin üç yüz yıldır Karadenizdedirler. Bu süreçte Hemşinliler kendilerine özgü bir kültürü geliştirmiştir. Flemenklerin German kavimlerinden kopuşu daha yakın tarihlere denk düşer. Lazların Gürcülerden kopuşu da yine çok eski tarihlerdedir. Şimdi bilimsel açıdan Lazlar ne kadar Gürcü, Flemenkler ne kadar Alman, Zazalar ne kadar İranlı ise Hemşinlilerde o kadar Ermenidir.
Sosyal psikolojik yapıları açısından da Hemşinliler kendilerini Ermeniler ile bir yakınlık içinde görmezler. Aynı bölgede yaşayan Lazların kendilerini Gürcü saymamaları gibi. Artık Hemşinliler de Lazlar da her biri kendi bölgelerinde evrimleşmiş, Anadolu’da Türkler ve Çerkezler gibi egemen birer halk olarak yaşayan kültürel topluluklardır.
Bir entelektüel olarak Hemşinlilerin Ermeniler ile tarihsel, dilsel bağlarını bilmem ne beni nede Hemşin topluluğunu Ermeni yapar. Tersini söylemek ne bilimsel ne de sosyal ve psikolojik gerçeklikle uyuşmaz. Ahlaksal açıdan da doğru bulmuyorum. O nedenle yeni keşfettiğimiz bir şey yok: Biz Hemşinliydik ve halen Hemşinliyiz.
İstanbul Ermenileri son derece sıkıntılı süreçlerden geçtiler ve halen çok ciddi sorunlar ile boğuşmaktadırlar. Ezilen her halk gibi onlara da son derece sempati ile bakıyorum. Çünkü hem dilleri hem kendileri bizim gibi asimilasyonun pençesinde kıvranıyor.
Ermenistan ise son derece karmaşık sorunlarla boğuşuyor. Hayestan halkının yoksulluğu ve Hayestan’ın boşalıyor olması son derece ürkütücü. Yirmi yıl önce dört milyonun biraz üzerinde nüfusu vardı bu gün sadece üç milyona biraz yakın nüfusu var. Sürekli bir savaş korkusu kapıda bekliyor ve uluslar arası alanda izole edilmektedir. Ermenistan’ın ekonomik ve sosyal olarak gelişmesi bizim samimi beklentimizdir. Erivan’a sık gidip gelen biri olarak Hayestan Ermenilerinin benim için yeri kuşkusuz çok farklı.
5) Siyasi bir parti kurmayı hedeflediğinizi söylediniz? Nasıl bir parti kurmayı planlıyorsunuz? Bu bir tepkisel duruş diyebilir miyiz?
Evet yeni bir siyasi parti kuracağız. Bu bir tepkiden kaynaklanmıyor. Yıllardır BDP’yi Türkiyelileştirerek özgürlükçü, demokratik bir parti ihtiyacını karşılamaya çalıştık. Bu başarısızlığa uğradı. Hem devlet hem de Kürt siyasi aktörleri BDP’nin Türkiyelileşmesini istemiyor.
Her şeyden önce bu parti geleneksel sol-sağ anlayışların tamamıyla dışında olacak. Bu ayrımı son derece yapay ve mevcut paradigmayı üretici nitelikte görüyorum. Türkiye’nin birikmiş sorunlarını ‘kentli-global’ bir vizyon içinde çözecek bir siyasi partiye ihtiyacı var. Küresel gelişmelerin sağladığı tüm nesnel olanaklardan beslenen, bilimsel-teknolojik gelişmeleri mevcut sorunların çözümü için kullanan. Bu çerçevede ekonomik gelişmenin doğayı, çocuk emeğini ve kadınları istismar etmeyen bir yapıda örgütlendiği, emeğin üretken yapısının, sosyal ve psikolojik açıdan her yönlü desteklendiği ve geliştirildiği bir siyasi parti olacak. Toplumun tüm yapısal sorunlarını çözmeye aday bir parti düşünüyorum.
6) Parti kurmanızın önünde yasal engeller var mı, varsa nasıl aşmayı planlıyorsunuz?
Parti kurmamızın önünde hiçbir engel yok. Daha öncede bir çok siyasi yapının kuruluş sürecinde bulundum.
a) Partinin adı ve çizgisi ne olacak, ne zaman kurulacak ve neler hedefliyorsunuz? Türkiye’de bir ilki de gerçekleştirmiş olacaksınız bu anlamda neler söylemek istersiniz?
Türkiye’nin mevcut sol hastalıklarını aşması anlamında evet bu bir ilk olacak. Partinin adı bileşenlerince belirlenecek. Tabi ki benim kafamda da birkaç isim var.
Partinin çizgisi tamamıyla ‘kentli’ olacak. Tüm ezilenlerin genel çıkarlarını koruyan, toplumsal sorunlara küresel çözümler üreten ve bu yolla ülkemizde yeni uygarlığın filizlerin yeşerten bir siyasal çizgiye sahip olacak.
Entelektüel ve bilimsel her türlü birikime sahibiz. Seçimlere paralel bir süreçte kuruluş işlemlerini de hızlandıracağız.
***** Kısa bir biyografinizi yollayabilir misiniz*
İSMET ŞAHİN yayıncı-yazar-politikacı 1969 Artvin-Hopa doğumlu. 1975'te ailesi ile Ankara'ya taşınır. İlkokula, Ankara, Aydınlıkevler İlköğretim okulunda başlar. Orta ve liseyi aynı semte, Mehmet Akif ve Aydınlıkevler Lisesinde bitirir. 1988'de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümüne girer. Politik çalışmaları onu, İstanbul'a sürükleyince okulunu yarım bırakır. İstanbul Ünv. Kütüphanecilik bölümüne girer ama aynı gerekçeler ile onu da yarım bırakmak zorunda kalır. Politik-örgütlü yaşamına 1984 yılında, Ankara'da 'Kurtuluşçu' (KSD) olarak başlar. 12 Eylül sonrası Devlis örgütlenmesini üstlenir. 1987'de Devlis'in yayın organı olarak Liseli Genç dergisini çıkarır. Aynı zamanda Yeni Aşama, Yeni Öncü dergileri ve İşçi Dünyası gazetesinin örgütlenmesinde görev alır. 1991'e kadar ayni siyasi yapının çeşitli kademelerinde görevler üstlenir. 1990 yılında Komünist İşçi adlı örgütü kurmak ve yönetmekten gözaltına alınır. Delil yetersizliğinden tutuksuz yargılanır ve beraat eder. 1992'lerde yayın hayatına başlayan Sosyalist İşçi ve daha sonra İşçiler ve Politika dergileri yazı kurulu üyeliği yapar. 1996'da yasal parti çalışmalarının teorik yayını olarak Praksis dergisini çıkarır. Ve Praksis yayın evini kurar. 1996 sonlarında yayın hayatına başlayan Sokak gazetesi yayın yönetmenliğini üstlenir. 2001'de Komünist İşçi gazetesini yayınlar. Aynı dönemde Emperyalizm adında bir derleme ve Marksizm Neden Teröre Karşıdır adında çevirisini yaptığı bir broşür yayınlar. 2006 yılında, Praksis çevresi olarak politik-teorik çalışmalarını sürdürürlerken, Demokratik Toplum Partisinin, (DTP) Türkiyelileşme çabalarına katkıda bulunması için kedisine yapılan daveti kabul eder. DTP yönetiminde yer alır. 2007 genel seçimlerinde, solun ortak adayı olarak Balıkesir'de Bin Umut Bağımsız Milletvekili adayı olur. 2009 yılında DTP'nın kapatılması sonrası, kurulan Barış ve Demokrasi Partisine katılır.
Ocak 2010 yılında Anti Kapitalist Manifesto adlı kendi kitabını yayınlar. Dünya Ekonomisi ve Etnisite, Ulus ve Dil adında iki kitap üzerinde çalışıyorum. Yeni partinin kuruluşu için çalışmalar yürütüyorum.
1) 2009 yılındaki Belediye seçimlerinden bu yana belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermeni toplumunda siyasi anlamda ciddi bir hareketlenme var çok sayıda aday görüyoruz bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?
Bunun nedenini kısaca tarihsel ve bir çok siyasal sürecin kesişmesi olarak açıklayabiliriz. Tarihsel olarak çağımız küreselleşme çağı. Başkaları gibi ben bu sürece olumsuz değil olumlu bir anlam yüklüyorum. Küreselleşme uzamsal ve zamansal, coğrafi ve sosyal olarak fiziki sınırlara hapsolmuş lokal insanı küresel insan haline getirdi. Ulaştırma ve iletişim araçlarının gelişimi şehirlerin delhizlerinde kaybolmuş ya da dünyanın bir çok yerine dağılmış izole hayat yaşayan insanların iletişimini ve sosyal ilişkilerini geliştirdi. Birbirlerini tanımalarını sağladı. Sosyal ve kültürel olarak ve giderek siyasal talepler açısından dünya insanlarını ilk kez reel anlamda ortaklaştırdı. Kuşkusuz bu tamamlanmış bir olgu değil devam eden ve karşısında bir çok engel barındıran bir süreç.
Küresel yapıdaki bu gelişme bütün dünyada olduğu gibi Türkiye gibi ülkelerin hem devletlerinin hem de insanlarının siyasal kültürünü şekillendirmeye başladı. Bunu siyaseten hükümetlerin reform yapma zorunluluğunda görebiliriz. Bu tarihsel gelişme hükümetlerin karşısına demokratik dömüşüm ve demokratik anayasa talebi olarak çıktı. Artık bundan sonra hiçbir hükümet ne dünyada ne de Türkiye de bu talepleri karşılamadan iktidarda kalamaz.
Bu global demokratik iklim tarihsel açıdan tüm ezilen halkların kendilerini ifade edebileceği kanallar açtı. Diğer kültürel topluluklar gibi Ermeniler de bundan yararlanmaktadır.
Kürt özgürlük mücadelesi kuşkusuz bu süreci siyasal açıdan destekledi. Onların demokratik-kültürel mücadele hattı ve kendilerinide kapsayacak bir anayasa talebi diğer toplulukları da uyandırdı ve politik psikolojik açıdan üzerlerindeki korkuyu atmalarına yardımcı oldu. Ama esas olarak Ermeniler açısından tirajik olan ve onları topluluk olarak siyasete çeken eşik Hrant Dink'in katledilmesidir. Bu katliam Ermeniler için basit bir siyasi cinayet değildi, olamazdı. Hrant'ın katliamı Ermeni toplumunda belki artık giderek sönen geçmiş trajedilerini yeniden bilinçlerine çıkardı. Bu onlar için devam eden bir soykırımdı. Dahası sadece yitip giden kültürlerine ve kaybolan dillerine değil fiziki varlıklarına karşı da küstahça bir saldırı idi. Bu cinayette ölen Hrant değildi, kültürleri ve dilleri ile bir bütün olarak Ermeni toplumsal varlığı idi. Ölmenin ötesi olmadığı için varlıklarını korumanın bir aracı olarak siyasete daha fazla ilgi göstermektedirler. Sosyal ve demokratik siyasal ortamda buna uygun bir zemin artık sunmaktadır.
2) Genel seçimlerde milletvekili olabilmek için Ermeni toplumundan çok sayıda aday vardı. Ancak sizin de dahil olduğunuz sekiz adaydan hiçbiri aday gösterilmelerine karşın seçilmedi? Siz hangi partiden aday gösterilmiştiniz ve neden seçilemediğinizi düşünüyorsunuz?
Ben BDP yedek PM üyesi olarak İstanbul ikinci bölgeden adaylık için başvurdum. Demokratik Toplum Hareketi sürecinde bu siyasi çevreye Türkiyelileşme çabalarına katkıda bulunmamız için davet edilen Türkiye aydınlarındanım. DTP'de genel sekreterlik ve kapandıktan sonrada BDP'de PM üyeliği yaptım. 2007 genel seçimlerinde de Balikesirden Milletvekili adayı idim. Bu seçim dönemi yaklaştığında İstanbul ikinci bölgeden aday olduğumu açıkladım ve adaylık için Barış ve Demokrasi Partisi'ne başvurdum.
Sosyalist olmam ve bu güne kadar istikrarlı bir tarzda Kürt ve diğer ezilen halkların ve emekçilerin haklarını savunuyor olmam adaylık kriterleri açısından belirleyici. Partiye, seçim gündeme geldiğinde çeşitli çevreler Süryani ve Ermeni adaylar gösterme önerisinde bulundu. Parti dişardan bir kişiyi göstermek yerine partiye emeği olan birisi olarak ve aynı zamanda Hemşinli olmam dolayısıyla beni desteklediğini duyurdu. Adaylığımdaki Hemşinlilik vurgusu bunun üzerine sonradan öne çıkmıştır. Basın ne bilimsel çalışmalarımı ne kitabımı ne de çocuk yaşımdan beri sürdürdüğüm mücadele geleneğimi değil daha cazip bir konu olduğu için sadece Hemşinliliğimi öne çıkardı.
İyikide çıkarmış çünkü içinde yer aldığım partinin (BDP) kamuoyunda kullandığı Türkiyelilik dili ile gerçekliğinin uyuşmadığını bu sayede öğrenmiş oldum.
Ben birçok çatışma-gerilim alanlarının olmasına rağmen Ermeni sorununda Kürtler ile Türklerin tarihsel bloğunun sürdüğünü düşünüyorum. Bu blok Ermeni katliami üzerine kurulmuştur. BDP israrla devletten kabul görmek için Kürtler ile Türklerin tarih boyu ortak olduğu, ortak düşmanlara karşı ortak savaşlar verdiklerini ve Cumhuriyeti birlikte kurdukları tezini işlemektedir. Bu demokratik olma savındaki bir parti için vahim bir söylemdir. Aşiret geleneğinden ilkel milliyetçi bir Kürt partisi olsalardı. Bu söylem anlaşılabilirdi. Çünkü Kürt ağalarının ve Osmanlı devletinin ortak işidir Ermeni ve diğer hiristiyan halkların katliamı ve göçertilmeleri. BDP'nin bu söylemi bu geleneği sahiplendiği anlamına gelir. Aslında bu durum BDP'nin bugün içine girdiği sınıf ittifaklarına da denk düşmektedir. Günümüzde Kürt hareketi ekonomik, ticari, siyasal olarak Ağa-aşiret geleneği ile iç içe geçmektedir. BDP hizla yozlaşmaktadır. Ne ironidir ki aşiret yapıları ile savaşarak ortaya çıkan bir siyasi gelenek hızla kendi zıttına dönmektedir. Bu biçimiyle BDP ne Kürt özgürleşmesine ne de Türkiye demokrasisine katkıda buluna bilir. Bizim için Kürt özgürlük mücadelesinin değeri ne yerellerde nede devlet içindeki gerici güçlerle kurduğu-kurma eğilimde olduğu ilişkilerde değil Türkiye emek güçleriyle kurduğu ilişkilerde saklıdır. BDP kendini kabul ettirme çabası içinde Devletin gerici tezleri ile bir ittifak içine girmemelidir. Demokratik bir Kürt hareketinin Devlet ile ne tarihte ne de bugün bir ortaklığı olabilir-olmamalıdır. Eğer olursa ki eğilim budur hareketin kendi karşıtına döndüğü anlamına gelir. Aday olarak gösterilmememin altında yatan gerçek BDP'nin devletin resmi tezlerini incitmeme çabası yatmaktadır.
İkincisi BDP, AKP'ye karşı siyasi kampayalarını AKP'lileşerek sürdürmektedir. Dolaylı olarak AKP-devlet çizgisine katkıda bulunmaktadır. Mücadele içinde gelişmiş demokratik Kürt toplumuma AKP'nin imamlarına karşıyız retöriği altında gerici eylemler yaptırmakta, namaz kıldırmaktadır. Ulusal-demokratik mücadele içinde dini gündeminden çıkarmış Kürt toplumuna sol söylem kamuflajıyla yeniden din pazarlamaktadır. Bu seçimler için geliştirilmiş tamamiyle pragmatist bir tutumdur. Oysa PKK mücadelesini laik-demokratik bir örgüt olarak dini istismar etmeden geliştirmişti. Çoğu zamanda şeriatçı yapılarla çatışmıştı. Bu politika BDP'nin yukarda belirttiğimiz yerel gerici aşiret yapılarıyla kurduğu ittifakın bir ünüdür. Şimdi çok açık ki aday gösterilmedim çünkü BDP, Hemşinli bir adayın sürdürdükleri bu politikalarına zarar vereceğini düşündü. Benim dışımda da bir başka Ermeni aday göstermediler çünkü Hiristiyanlıkla özdeşleşmiş Ermenileri temsil eden biri yerine islamcıları temsil eden adaylara listelerinde yer verdiler. BDP, ezilen halklar ile ittifak yapmak yerine kendi gericileri ile ittifak yapmayı tercih etmiştir. Kürt olsun bizden olsun tutumu BDP listelerinde belirleyici olmuştur. Bu BDP’nin Türkiyelileşme retöriğininde sonudur.
A) Sizce AK Parti ve CHP’den aday olan Ermeniler neden seçilmedi neler söylemek istersiniz?
AKP'de CHP'de son derece milliyetçi partilerdir. Devletin geleneğini gerici yönleriyle temsil etme iddasındalar. Her ikiside hem islamcı hem de milliyetçi bir programa sahip. Onlardan böyle bir şey beklemek naiflik olurdu. Ancak ne yazık ki bu naifliği taşıyanlarımız var. Karşılıklı çatışmalarında Ermeniliği özellikle AKP küfür olarak kullanıyor. Cemil Çiçek Kürt mücadelesini aşağılamak için bunların çoğu Ermeni demiştir.
Bir başka konu evet bu partiler sonuçta burjuva partileridir ve Ermeni aday gösterebilirlerdi gerici söylemlerini korumalarına rağmen. Çünkü günümüzde Ermeniler diğer halklar gibi Türk siyasal, sosyal yapısında etkisiz elemandırlar. Bu partilerin demokrasi oyununda piyon olmamak gerekiyor. Bu partilerin Ermeni aday göstermelerinden daha önemli olan şey, Ermeni halkına yapılan katliam dolayısıyla tarihsel sorumluluklarnı kabul etmeleridir. Bu Türkiye demokrasisi açısından daha önemlidir.
3) Ermeni adayların milletvekilliği için yarışı şimdilik askıya alınsa da Süryani ve Musevi toplumları iki adayla milletvekilliği için yarışacak? Sizce neden Ermeni toplumundan bir tek aday bile bu yarışa dahil olamadı? Sizce partiler tereddüt mü etti, yoksa Türkiye henüz TBMM’ye bir Ermeni milletvekili görmeye hazır değil mi?
TBMM'de bir Ermeni milletvekili sadece bir vekil olmaz. Her seferinde Türkiye'ye tarihini hatırlatır. Tarihi ile yüzleşmek zorunda birakır. Kendisi bunu dillendirmesede ordaki varlığı bunu kendiliğinden gündeme taşır. Türkiye henüz kendi tarihiyle yüzleşme cesaretine sahip değil. İşin gerçeği bu partilerle de bu olmaz. BDP dahil partilerin tamamı mevcüt siyasal paradigmayı yeniden üretiyor. Bu siyasal paradigmayı kaldıracak yeni siyasal partiler gerekiyor. Burjuva, sol yada sağ diye ayırmıyorum. Mevcut siyasal yapılar ile ülkemizin biriktirdiği hiçbir sorun çözülemez. Bu partiler bu sorunları kullanarak varlıklarını sürdüyor. Oysa, aslında bir Ermeni milletvekili en azından Türkiyenin, Ermeni sorunuyla yüzleşerek bu sorunu aşmasının yollarını açabilirdi. Partilerin gerici, pragmatist yapıları bu şansı yitirmemize yolaçtı.
A) Türkiye’nin içerisinde bulunduğu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye siyasal yapısı kuruluşundaki siyasal paradigmayı sürdürüyor. Batının aksine doğuda yıkılan imparatorlukların mirası üzerine kurulan devletler çok uluslu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Türkiye’de Cumhuriyet burjuva aklın Osmanlıya karşı verdiği mücadelelerin ürünü olan Meşrutiyet devrimlerinin yengisi üzerine değil, bu süreçte başlayan Birinci Dünya Savaşının yenilgisi altında parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden sıyrılmış asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu.
Ancak Anadolu toprakları henüz feodal ilişkileri parçalayacak gelişmişlikte bir maddi üretici güçten yoksundu. Cumhuriyetin üretim ve sosyal ilişkileri önce biçimsel olarak, başka bir anlatımla hukuksal olarak, kararname ve yasalarla oluşturulmaya çalışıldı. Ama feodal sosyal ve kültürel yapılar daha baştan buna karşı bir tepki ve direniş geliştirdi. Bu da cumhuriyet yapılarının korunması ve geliştirilmesi için genel bir siyasi baskıyı koşulladı. Cumhuriyetin sosyal ve kültürel gelişiminin üzerine yükseleceği sanayi ve ticaret aynı dönemde nerdeyse tamamıyla Rum, Ermeni ve Yahudi uluslarından sermayedarlarının elindeydi. Tek bir ulus üzerinden, Türkler, Cumhuriyeti geliştirmek isteyen asker-sivil bürokrasi bu sermaye gruplarını tedricen yok etti. Bu Cumhuriyetin ekonomik gelişme sürecini yavaşlattığı gibi esas olarak onun içinden çıktığı burjuva kültürel yapıyı tahrip etti.
Daha sonra kurulan tüm siyasi partiler cumhuriyetin kuruluş sürecindeki bu patolojik yapı üzerinde yükseldi. Bu yapının korunması kendi varlıklarının korunması anlamına geldiği için partiler bu paradigmayı sürekli yeniden ürettiler. Partilerin zora girdiği koşullarda da bunu darbelerle sürdürdüler.
Bu yapı bati ittifaki içerisinde kapitalist birikime ve azınlıkların dinsel ve ulusal olarak asimilasyonuna dayanmaktadir. Yani islami bir Türkçülük ve ağırlaştırılmış emek sömürüsü sürdürülmektedir. Günümüz sorunlarının temel çatışma alanları bu paradıgmanın sürdürülme israrından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ben rahatlıkla şunu söyleyebilirim; Türkiyede bir tek sorunumuz vardır, o da DEVLETTİR.
Günümüzü belirleyen yapılar 1980’lerinde şekillenmiştir. 1980’lerin sonuna kadar nüfusun çoğunluğu köylüydü ve yine çalışan nüfusun büyük çoğunluğu tarım iş kollarında çalışmaktaydı. 1990’ların ortalarına doğru kent nüfusu köy nüfusunu aşmıştır. Artık günümüzde kır nüfusu yüzde kırklara gerilemiş kent nüfusu ise yüzde altmışların üzerine çıkmıştır.
Bu değişim öncelikle toplumsal ve kültürel yapıyı tamamen etkilemiştir. Şehir hayatının içindeki bireyleri kendine çeken, kendiliğindenliği ve bundan dolayı bir kolaylığı vardır. Günlük yaşam içinde birey eğer yeterli donanıma sahip değilse kendini kolayca günlük hayatın bayağılıklarına teslim eder. Bireylerin insanlaşma çabası ve düşüncesi bir bilinç, irade ve bunlardan beslenen sürekli bir çabayı gerektirir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden metropollere akın eden insanları ne iş sahaları karşıladı ne de beslene bilecekleri bir kültürel yapı. İşte bu nedenle AKP hükümetinin daha sonra üzerinde yükseleceği siyasal konjonktür Türkiye kapitalizminin gelişme eğilimlerine doğrudan bağlıdır. Sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların olumsuz doğası onun üzerinde yükselen siyasal yapıları ele vermektedir. Şehirlerdeki sanayileşme/istihdam oranı göç eden nüfusun daima altında kalmıştır. Kaldı ki hiç göç olmasaydı bile özelleştirmeler ve otomasyon dolayısıyla varolan nüfusun istihdam olanakları da daralacaktı. Bu durum göç eden insanların şehre sosyal ve kültürel entegrasyonlarını engelleyerek modern toplumsal ve siyasal hareketlerin gelişmesini engelledi. 12 Eylül yenilgisi ile kaybolan varoşlarda ki sol geleneklerin yerini İslamcı-muhafazakar değerleri taşıyan siyasi anlayışlar, tarikatlar ve partiler aldı. Kaybolan sendikal ve toplumsal dayanışmanın yerini tarikat dayanışması aldı.
Neo-liberal ekonomi-politikaları uygulayan hükümetler bir taraftan ekonomik sömürü oranlarını artırırken diğer taraftan emekçilerin bu sömürü koşullarına karşı koyma araçlarını –sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma gibi yöntemlerle- ellerinden aldılar. Şehrin dehlizlerinde yalnız kalmış bireyi sadece ekonomik açıdan değil aynı zamanda ruhsal olarak da sefalete sürüklediler. Bir de içinde bulundukları bu sefalet koşullarına başkaldırmalarını engellemenin ruhsal garantisi olarak bu dünyada değil ama öte dünyada cennet vadeden İslami değerleri örgütlediler. Bir tarafta burjuva liberalizmi öte tarafta feodal-İslamcı kültürel değerler, bir tarafta aşırı ekonomik sömürü diğer tarafta bu sömürü koşullarına başkaldırmayı mutlak olarak engelleyecek olan ‘Allah’a çök şükür’cü bir anlayış: RP- AKP.
Tüm bunlarla birlikte neo-liberal ekonomi-politiğin geliştirdiği süreci belirleyen daha önemli olgularda vardır. Her ne kadar klasik üçüncü dünya sol teorilerde emperyalizme bağımlı ekonomilerin gelişmediği iddia edilse de bu doğru değildir. Türkiye ekonomisi sadece 2001 ile 2011 arası hemen her yıl ortalama yüzde altı büyümüştür. Bu büyümenin dışsal ve yerel dinamiklerinin olumsuz karakteri açık olsa da büyümenin kendisi toplumsal yapıda muazzam değişikliklere yol açmıştır. Liberal programlar öneren hükümetlere karşı mücadeleyi sadece emekçilerin işsizlik dolayısıyla işçilerin birbirleriyle rekabet etmesi, onların örgütlenmelerinin önünde engel olan siyasal ve sendikal yasalar ya da onları örgütleyecek güçlü partilerin olmaması değildir. Kapitalist gelişmenin gündelik gelişme hızı şehirlerin nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan ‘taşralı’ topluluğun sistemden beklentilerinin daima önünde ilerlemektedir. Ve onların gündelik yaşam ve beklentileri liberal partilerin ve özellikle şimdi İslami bir sosa batırılmış olan liberal partinin (AKP) yaratmış olduğu beklentilere uyuşmaktadır. Göç ve toplumsal değişim o kadar kısa zamanda ve öyle bir yoğunlukta yaşandı ki sistemin sundukları bu toplulukların beklentilerinin daima önünde oldu.
Uygulanan neo-liberal ekonomik-politikanın nesnel koşulları, nüfusun tamamını kucaklayan, tüm toplumsal çıkarların temsiline imkan veren bir siyasal rejime artık izin vermemektedir. Nitekim kapitalizmi restore etmek üzere yaşama geçirilen yeni liberal proje, geniş toplum kesimlerini, hem ekonomiden hem de siyasetten dışlamaktadır. Böyle bir dışlama, ancak bu kesimlerin sürekli baskı altında tutulmasıyla kalıcı olabilir. Nitekim diğer hükümetler gibi AKP de toplumun disorganizasyonunu ve depolitizasyonunu gerçekleştiren sosyal ve siyasal politikalara başvurmaktadır. Bu bağlamda toplumun atomizasyonunu (örgütsüzleştirilmesi) ve mikro güç ilişkilerini veri alan yeni liberal politikalar uygulamaktadır. Toplum üzerinde kurulmaya çalışılan bu hegemonik güç ilişkileri, tek başına güce değil, ayrıca gücü mistifike eden belli dinsel değerlere ve sembollere de dayanmaktadır. AKP toplum üzerinde kurduğu bu sosyal ve kültürel hegemonya ve kontrol mekanizmaları üzerinden siyasal hegemonyasını geliştirmektedir.
AKP geniş yığınları, ya işsizlik tehdidi ile terbiye etmekte ya da doğrudan zor yoluyla baskı altında tutmaya çalışmaktadır. AKP’nin istediği toplum, her koşulda ve her durumda ister gökten tanrı eli ile ister yerden para ile terbiye edilmiş itaatkar, düşkün, sefil ve işbirlikçi bir toplumdur.
Küresel Kapitalizm koşulları AKP’nin bu güç ilişkilerini belirlemesine önemli katkılar sağlamaktadır. Çünkü çalışan sınıflar, sermayenin küresel ideolojik ve kültürel değerleriyle daha kolay manipüle edilebilmektedir. Siyasal ve ideolojik-kültürel süreçler de, AKP aracılığıyla sermayenin küresel çıkarlarıyla bütünleşmektedir.
Sol tüm dünyada olduğu gibi Türkiyede de kapitalizmin küresel gelişmesi karşısında gerici bir tutum aldığı için neo-liberal politikalara alternatif üretememiştir. Hala 68’lerin nostaljisi ile yaşamakta ve o dönemin sloganlarını kullanmaktadır.
Aynı dönemde CHP, global sosyo-ekonomik değişime ulusalcı bir tepki göstermiş sosyal duyarlılığı olan tabanınıda tamamıyle milliyetçileştirmiştir. Bu sürece Kürtlerle yapılan savaşın eklenmesiyle solcusundan sağcısına aşırılaşmış bir milliyetçilik hastalığı gelişmiştir. Dolayısıyla verili paradigmadan beslenen siyasi partiler ile ülkemiz birikmiş hiçbir sorununu aşamaz.
b) Meclise bir Ermeni milletvekilinin girmesi sizce neyi değiştirebilirdi? Bu noktada Ermeni adaylar adına bir özeleştiri de yapmak ister misiniz?
Gerçekçi olmak gerekir tek başına bir Ermeni milletvekili partilerin sahte demokrasi oyununda bir figüran olabilirdi. Tek başına bir etkisi olmazdı. Ama işin vahim yanı tüm bunlara rağmen partiler Ermeni bir aday göstermeye cesaret edememiştir. Çünkü partiler Ermeni bir adayın çağrıştırcağı tarihsel sorunlarla yüzleşmek istememektedirler. Çünkü partilerin tamamı tarihsel sorunlarda sorunu yaratan Osmanlının bakış açısını hala taşımaktadırlar. Aynı sorunlar bugün yaşansa aynı tutumu yine alırdık demektedirler. Son onyıllarda Kürt halkına karşı girişilen katliam ve göçertmeler düşünülürse bu ırkçı söylemin bir pratik karşılığı vardır. Önemli olan bir bütün olarak toplumun bu sorunların artık tartışılmadığı-aşıldığı bir olgunluğa erişmesidir. İşte o gün etnik kökeninin hiçbir önem taşımadığı bir Ermeni Dışilişkiler Bakanı, bir Rum Tarım Bakanı ve Süryani Kültür Bakanımız olabilir.
Türkiye henüz kendi tarihi ile yüzleşme olgunluğuna siyaseten ulaşmamıştır. Ben milletvekilliğine sosyalist İsmet Şahin olarak aday oldum. Hemşinli İsmet Şahin olarak değil. Artvinli olduğum için basından da çoğu arkadaş beni Gürcü sanıyordu. Çünkü Hemşinliliğim sonradan baskın niteliğim haline gelmiştir-getirilmiştir. Etnik ya da ulusal nitelikli hertür politikayı gericilik olarak görüyorum. İnsanlar etnik köklerine göre değil toplumsal sorunlara getirdikleri alternatif siyasal çözümleri üzerinden ayrışmalı ve politika yapmalıdır. Türkiyenin biriktirmiş olduğu bütün sorunlarına alternatif ekonomik, sosyal ve siyasal çözümlere sahibim. Bunların gündeme getirilmesini ve tartışılmasını isterim. Ben kendi adıma bir özeleştiri vermem gerekirse bu, BDP’ye olan aşırı, naif güvenim olabilir. Ama BDP’de kendi adına bir tarihsel firsatı kaçırmıştır.
4) Hemşinli bir Ermenisiniz, kimliğinizin ayrımına nasıl vardınız? Neler hissettiniz? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Istanbul Ermeni toplumuna ve Ermenistan’a bakışınızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Bu soruyu sormanız çok iyi oldu çünkü bazı konulara hem bilimsel hemde gerçekçi yanıtlar vermek gerekir.
Birincisi bireysel açıdan ben emeğin evrensel değerlerini ve genel çıkalarını temsil eden sosyalist bir aydınım. Dolayısıyla Hemşinli olmak ya da sizin tabirinizle Hemşinlilik kimliği taşımak bende özel bir ruh hali ya da duygu durumu yaratmadı, yaratmaz. İkincisi Hemşinliler kendilerini Hemşinli olarak bilir. Bu bizim sonradan keşfettiğimiz, bize dışsal bir şey değil. Ya da bilişsel-ruhsal bir uyanıştan sonra kendi farkımıza varmamızda değildir. O nedenle şimdi çokça gözükmeye başlayan Ermeniliğimi keşfettim türü söylemlerin bir sahtelik içerdiğini düşünüyorum. En azından samimi bulmuyorum.
Diğer taraftan topluluk olarak Hemşinliler, Hemşinlidir. Kendilerini Ermeni olarak tanımlamazlar. Onlara siz Türk müsünüz diye sorarsanız; Hayır! Biz Hemşinliyiz diye yanıtlarlar sizi. Soruyu siz Ermeni misiniz diye sorarsanız; yine size hayır! Biz Hemşinliyiz diye yanıtlayacaklardır. Bu Hemşin toplumunun gerçekliğidir.
Bu neyi göstermektedir. Antik Ermeni topluluklarının ana kolundan Hemşinliler yaklaşık iki bin yıl önce, Anadolu’ya Arap yayılmasına denk gelen tarihlerde kopmuştur. Yine yaklaşık bin üç yüz yıldır Karadenizdedirler. Bu süreçte Hemşinliler kendilerine özgü bir kültürü geliştirmiştir. Flemenklerin German kavimlerinden kopuşu daha yakın tarihlere denk düşer. Lazların Gürcülerden kopuşu da yine çok eski tarihlerdedir. Şimdi bilimsel açıdan Lazlar ne kadar Gürcü, Flemenkler ne kadar Alman, Zazalar ne kadar İranlı ise Hemşinlilerde o kadar Ermenidir.
Sosyal psikolojik yapıları açısından da Hemşinliler kendilerini Ermeniler ile bir yakınlık içinde görmezler. Aynı bölgede yaşayan Lazların kendilerini Gürcü saymamaları gibi. Artık Hemşinliler de Lazlar da her biri kendi bölgelerinde evrimleşmiş, Anadolu’da Türkler ve Çerkezler gibi egemen birer halk olarak yaşayan kültürel topluluklardır.
Bir entelektüel olarak Hemşinlilerin Ermeniler ile tarihsel, dilsel bağlarını bilmem ne beni nede Hemşin topluluğunu Ermeni yapar. Tersini söylemek ne bilimsel ne de sosyal ve psikolojik gerçeklikle uyuşmaz. Ahlaksal açıdan da doğru bulmuyorum. O nedenle yeni keşfettiğimiz bir şey yok: Biz Hemşinliydik ve halen Hemşinliyiz.
İstanbul Ermenileri son derece sıkıntılı süreçlerden geçtiler ve halen çok ciddi sorunlar ile boğuşmaktadırlar. Ezilen her halk gibi onlara da son derece sempati ile bakıyorum. Çünkü hem dilleri hem kendileri bizim gibi asimilasyonun pençesinde kıvranıyor.
Ermenistan ise son derece karmaşık sorunlarla boğuşuyor. Hayestan halkının yoksulluğu ve Hayestan’ın boşalıyor olması son derece ürkütücü. Yirmi yıl önce dört milyonun biraz üzerinde nüfusu vardı bu gün sadece üç milyona biraz yakın nüfusu var. Sürekli bir savaş korkusu kapıda bekliyor ve uluslar arası alanda izole edilmektedir. Ermenistan’ın ekonomik ve sosyal olarak gelişmesi bizim samimi beklentimizdir. Erivan’a sık gidip gelen biri olarak Hayestan Ermenilerinin benim için yeri kuşkusuz çok farklı.
5) Siyasi bir parti kurmayı hedeflediğinizi söylediniz? Nasıl bir parti kurmayı planlıyorsunuz? Bu bir tepkisel duruş diyebilir miyiz?
Evet yeni bir siyasi parti kuracağız. Bu bir tepkiden kaynaklanmıyor. Yıllardır BDP’yi Türkiyelileştirerek özgürlükçü, demokratik bir parti ihtiyacını karşılamaya çalıştık. Bu başarısızlığa uğradı. Hem devlet hem de Kürt siyasi aktörleri BDP’nin Türkiyelileşmesini istemiyor.
Her şeyden önce bu parti geleneksel sol-sağ anlayışların tamamıyla dışında olacak. Bu ayrımı son derece yapay ve mevcut paradigmayı üretici nitelikte görüyorum. Türkiye’nin birikmiş sorunlarını ‘kentli-global’ bir vizyon içinde çözecek bir siyasi partiye ihtiyacı var. Küresel gelişmelerin sağladığı tüm nesnel olanaklardan beslenen, bilimsel-teknolojik gelişmeleri mevcut sorunların çözümü için kullanan. Bu çerçevede ekonomik gelişmenin doğayı, çocuk emeğini ve kadınları istismar etmeyen bir yapıda örgütlendiği, emeğin üretken yapısının, sosyal ve psikolojik açıdan her yönlü desteklendiği ve geliştirildiği bir siyasi parti olacak. Toplumun tüm yapısal sorunlarını çözmeye aday bir parti düşünüyorum.
6) Parti kurmanızın önünde yasal engeller var mı, varsa nasıl aşmayı planlıyorsunuz?
Parti kurmamızın önünde hiçbir engel yok. Daha öncede bir çok siyasi yapının kuruluş sürecinde bulundum.
a) Partinin adı ve çizgisi ne olacak, ne zaman kurulacak ve neler hedefliyorsunuz? Türkiye’de bir ilki de gerçekleştirmiş olacaksınız bu anlamda neler söylemek istersiniz?
Türkiye’nin mevcut sol hastalıklarını aşması anlamında evet bu bir ilk olacak. Partinin adı bileşenlerince belirlenecek. Tabi ki benim kafamda da birkaç isim var.
Partinin çizgisi tamamıyla ‘kentli’ olacak. Tüm ezilenlerin genel çıkarlarını koruyan, toplumsal sorunlara küresel çözümler üreten ve bu yolla ülkemizde yeni uygarlığın filizlerin yeşerten bir siyasal çizgiye sahip olacak.
Entelektüel ve bilimsel her türlü birikime sahibiz. Seçimlere paralel bir süreçte kuruluş işlemlerini de hızlandıracağız.
***** Kısa bir biyografinizi yollayabilir misiniz*
İSMET ŞAHİN yayıncı-yazar-politikacı 1969 Artvin-Hopa doğumlu. 1975'te ailesi ile Ankara'ya taşınır. İlkokula, Ankara, Aydınlıkevler İlköğretim okulunda başlar. Orta ve liseyi aynı semte, Mehmet Akif ve Aydınlıkevler Lisesinde bitirir. 1988'de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümüne girer. Politik çalışmaları onu, İstanbul'a sürükleyince okulunu yarım bırakır. İstanbul Ünv. Kütüphanecilik bölümüne girer ama aynı gerekçeler ile onu da yarım bırakmak zorunda kalır. Politik-örgütlü yaşamına 1984 yılında, Ankara'da 'Kurtuluşçu' (KSD) olarak başlar. 12 Eylül sonrası Devlis örgütlenmesini üstlenir. 1987'de Devlis'in yayın organı olarak Liseli Genç dergisini çıkarır. Aynı zamanda Yeni Aşama, Yeni Öncü dergileri ve İşçi Dünyası gazetesinin örgütlenmesinde görev alır. 1991'e kadar ayni siyasi yapının çeşitli kademelerinde görevler üstlenir. 1990 yılında Komünist İşçi adlı örgütü kurmak ve yönetmekten gözaltına alınır. Delil yetersizliğinden tutuksuz yargılanır ve beraat eder. 1992'lerde yayın hayatına başlayan Sosyalist İşçi ve daha sonra İşçiler ve Politika dergileri yazı kurulu üyeliği yapar. 1996'da yasal parti çalışmalarının teorik yayını olarak Praksis dergisini çıkarır. Ve Praksis yayın evini kurar. 1996 sonlarında yayın hayatına başlayan Sokak gazetesi yayın yönetmenliğini üstlenir. 2001'de Komünist İşçi gazetesini yayınlar. Aynı dönemde Emperyalizm adında bir derleme ve Marksizm Neden Teröre Karşıdır adında çevirisini yaptığı bir broşür yayınlar. 2006 yılında, Praksis çevresi olarak politik-teorik çalışmalarını sürdürürlerken, Demokratik Toplum Partisinin, (DTP) Türkiyelileşme çabalarına katkıda bulunması için kedisine yapılan daveti kabul eder. DTP yönetiminde yer alır. 2007 genel seçimlerinde, solun ortak adayı olarak Balıkesir'de Bin Umut Bağımsız Milletvekili adayı olur. 2009 yılında DTP'nın kapatılması sonrası, kurulan Barış ve Demokrasi Partisine katılır.
Ocak 2010 yılında Anti Kapitalist Manifesto adlı kendi kitabını yayınlar. Dünya Ekonomisi ve Etnisite, Ulus ve Dil adında iki kitap üzerinde çalışıyorum. Yeni partinin kuruluşu için çalışmalar yürütüyorum.
0 yorum:
Yorum Gönder